18.3.14

Gaza geldik!

GAZA  GELDİK…..

         17 Aralık’tan bu yana ülkemizde önemli çalkantılar yaşanmakta. Hükümet yetkilileri ve aile bireyleriyle bazı işadamlarının dahil oldukları yolsuzluk ve rüşvet iddialarını tüm halkımızla birlikte izlemekteyiz. Gün geçmiyor ki ortaya birtakım tapeler, ses ve görüntü kayıtları çıkmasın. Seçimlere kısa bir süre kala bu iddialar yazılı ve görsel medyada , seçim meydanlarında geniş halk kitlelerine aktarılmakta.  Bu söylemlerden etkilenen toplum bireyleri de  ülkemizin birçok bölgesinde protesto gösterileri yaparak gerçeklerin bir an önce ortaya çıkarılmasını ve sorumluların cezalandırılmasını istemekte.


        Bundan birkaç gün önce evde eşimle akşam yemeğimizi yediğimiz sırada telefonumuz çaldı. Oğlumuz Burak Kadıköy’den arıyordu. Akşam işten dönüşünde eve girip dairenin kapısına geldiğinde demir kapının ve iç kapının kilitlerinin kırılıp içeriye girildiğini fark etmiş. İçeride odalardaki eşyalar hallaç pamuğu gibi ortalığa saçılmış. Oğlumun sesinde çok endişeli bir ton vardı. Kendisine, hemen yanına gideceğimizi söyledik ama Burak buna şiddetle karşı çıktı.” Kadıköy’de olaylar var. Polisle göstericiler çatışıyor. Burası çok karışık ve tehlikeli, sakın gelmeyin!” dedi. Ancak, baba yüreği, oğlumun durumunu görmek ve ona yardım  etmek için  Hatice’nin de karşı çıkmasına rağmen evden çıkıp dolmuşla Kadıköy’e gittim. Zaten araçların Söğütlüçeşme’den ileri gitmesine polis izin vermiyordu. Dolmuştan inip Altıyol’a doğru yürüdüm. Boğa heykelinin olduğu bölgede pek çok polis vardı. Buradaki göstericileri az önce biber gazı ve tazyikli su ile ara sokaklara doğru püskürtmüşler. Ortalık çok yoğun bir biber gazı kokusuyla kaplıydı. Bahariye tarafına yöneldim, fakat orada devrilen ve yakılan çöp arabaları nedeniyle ortalık yangın yerine dönmüştü. Oradan oğlumun yanına ulaşamayacağımı anlayıp geri döndüm. Altıyoldaki tüm polisler gaz maskesi takmışlardı. Aralarındaki sivil giyimli bir kişinin amirleri olduğunu tahmin edip yanına yaklaştım. Kendisine, oğlumun Caferağa spor salonunun karşısındaki evine hırsız girdiğini, bu nedenle onun yanına gitmek istediğimi söyledim. Bu isteğimi anlayışla karşıladı ve bana biraz riskli olmakla beraber gideceğim yolu tarif etti. Ben o yöne doğru giderken sokağın berisinde bir polis grubunun önünden geçip ara bir sokağa daldım. Fakat o anda arkamdaki polisler birden biber gazlarıyla hücuma geçtiler. Meğerse gittiğim yönde kalabalık bir protestocu grup varmış. Onların üzerine saldırdılar. Tabii ben arada kalıp ne yapacağımı, nereye kaçacağımı şaşırmıştım. Dumandan göz gözü görmüyordu. Nefesim daralmış, gözlerim kan çanağına dönmüştü. Neyseki polisler o grubu geriye püskürtüp tekrar eski yerlerine döndüler. Ben de dizlerimin üzerine çökmüş bekliyordum. Gruptaki bazı gençler yanıma gelip halimi sordular. Biri elindeki Talcit antiasit sıvısını rahatlatmak amacıyla gözlerime sıktı. Koluma girip beni biraz ileriye götürdüler. Gözlerim biraz rahatlayınca hemen Şifa hastanesinin önünden Burak’ın evine yürüdüm. Yukarı çıkıp kapıyı çaldım. Burak beni görünce çok kötü oldu.”Baba bu kargaşada niçin geldin? diye      sitem etti. Bir limonu kesip gözlerime sıktı. Bir süre sonra gözlerimin yanması biraz hafifledi. Dışarıda çatışmalar yer yer devam ediyordu. Bir ara polisten kaçanlar bizim apartmana dalıp kapıları çalarak sığınmak istediler fakat hiç kimse onlara kapı açmadı. Herkeste korku ve panik vardı.  Birkaç saat sonra ortalık yatışınca ben çevreyi gözleyerek evden çıktım ve eve döndüm. Hatice  de beni çok merak etmişti.


Bu olayları tetikleyen, Berkin Elvan adlı 15 yaşındaki bir çocuğun ölümüydü.  Gezi Parkı eylemlerinde polisin attığı gaz fişeği başına isabet eden Berkin, 269 gün komada kaldıktan sonra hastanede yaşamını yitirmişti. Berkin’in ölümü tüm Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde büyük yankı uyandırmış, geniş çaplı protesto gösterileri düzenlenmişti. Bu acı olayın ardından yine İstanbul’da bir protesto eylemi sırasında, askerden yeni dönen Burak Can Karamanoğlu adındaki 22 yaşındaki genç de kim tarafından ateşlendiği belirlenemeyen bir silahla vurularak öldürüldü. Her iki aile de çok büyük acılar yaşadı. Hepimizin içi yandı. Allah hiç kimseye evlat acısı göstermesin.


      Ülkemde bu olaylar yaşanırken, insanlar sokaklarda demokratik protesto haklarını kullanırken bazı siyasetçilerin, bu olaylardan kendilerine oy devşirme, çıkar sağlama çabaları da ülkesini seven ve onun geleceğiyle ilgili endişeler yaşayan birçok vatandaşımız gibi beni de çok üzmekte. 15 yaşında, hayatının baharında yaşamını yitirip ailesini tarifsiz acılar içinde bırakan Berkin’in, evden ekmek almak üzere çıkmadığı, başında poşu ile protesto eylemlerine katıldığı için öldürüldüğünü  söyleyerek eylemcilere polisin uyguladığı aşırı şiddeti haklı göstermeye çalışan bir mantığı aklım almıyor. Varsayalım ki o çocuk evden ekmek almak için değil, eylem yapmak için göstericilerin arasına katılmış olsun. Ben, bu çocuğu terörist olarak nitelendirip kınamak ve cezalandırmak yerine, bu kadar küçük yaşlarda ülke sorunlarına ve haksızlıklara karşı bilinçli ve duyarlı olduğundan dolayı kutlamak gerektiğini düşünüyorum. Özellikle ilk gençlik çağı çocukların, duygularını kontrol etmekte zorlandıkları, çevresindekilerin de etkisiyle kendilerinden beklenmeyecek aşırı fevri davranışlara yönelebilecekleri bir dönemdir. Belki bu yüzden bu dönem “Delikanlılık dönemi” olarak da adlandırılır. Aklıma üniversitede öğrenciyken yaşadığım bir olay geldi. 1970’li yıllardı. Kıbrıs’ta yaşanan olaylar, oradaki vatandaşlarımıza uygulanan şiddet nedeniyle çok kritik bir dönemi yaşıyorduk. Bu olayları protesto etmek ve tüm dünyaya birlikteliğimizi, kararlı tutumumuzu haykırmak amacıyla Taksim meydanında düzenlenen bir mitinge arkadaşlarımla katılmıştım. Yapılan konuşmalar, okunan şiirlerden sonra ellerimizde Türk bayraklarıyla Taksim’den Gümüşsuyu’na doğru sloganlar atarak ilerliyorduk. O sırada ben, sağımızdaki Alman konsolosluk binasının bahçe korkuluklarına aniden tırmanmaya başladım. Biraz yukarıya çıkınca elimdeki Türk bayrağının sopasıyla korkuluklardaki bir avizenin çamını kırıp bayrağı oraya astım. Görevini layıkıyla başarmış olmanın gururuyla korkuluklardan aşağıya inip tekrar yürüyüşe devam ettim. O anda konsolosluğun güvenlik görevlileri beni engellemek için bana şiddet uygulayabilirler, hatta orası kendi ülkelerinin toprağı sayıldığı için beni vurup öldürebilirlerdi. Gençlik  heyecanı ve toplum psikolojisi tüm bu tehlikeleri görmemi engellemişti.


        Ülkeyi yönetenler,  yurttaşların demokratik haklarını kullanmalarına engel olmamalı, kendilerinden farklı düşünenlere de saygı duymalıdır.Kibirlenmek, kendini başkalarından üstün görüp başkalarını aşağılamak şeytanlık ve kâfirlik alametidir.Gerçek Müslüman, tevazu sahibidir, alçak gönüllüdür. İnsanları bizimkiler, bizden olmayanlar diye ayıran siyaset adamlarının bulunduğu ülkelerin  geleceği karanlık olur. Tanzimat sanatçımız Ahmet Mithat Efendi’nin şu sözü ne kadar doğru: “Siyasetçiden aydın olmaz; çünkü onların hepsi bir fikre angaje.”  Siyasetçilerimiz, yöneticilerimiz sadece kendi çocuklarını değil, hiçbir ayrım gözetmeden tüm çocukları sevmeli ve onların yaşam haklarına saygı göstermelidir. Şunu herkes iyi bellemelidir ki insanı sevmek, parayı sevmekten daha güzel ve kutsaldır. Bazılarına kol kanat gerip sınırsız haklar tanımak, bazılarına hiçbir hak tanımamak ve onları ötekileştirmek uygar ve demokratik bir ülkeye yakışmaz.



  Evet, Aziz Hoca gerçekten gaza geldi. Bu duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak beni biraz olsun rahatlattı. Bu vesile ile herkese gazsız, bol güneşli ve huzurlu günler diliyorum.

1.3.14

Arkadaşım Eşek

ARKADAŞIM EŞŞEK….
           Son günlerde atasözlerimizle ilgili bir araştırma  yaparken dikkatimi çeken bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Geçmiş çağlardan günümüze Türklerin yaşamında hayvanların önemli ölçüde yer aldığını görmekteyiz. Destanlarda, hikâye ve masallarda, atasözleri ve deyimlerimizde  hayvanlar, ya kutsal varlık  ya da sembol olarak yer almakta. Bunlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz: Aslan; mitolojide  yiğitliğin, güç ve kudretin simgesi; kurt ise  korkusuzluğun, cesaretin simgesi. Ergenekon destanında Türk toplumuna yol gösteren, onun özgür bir ulus olmasını sağlayan mitolojik bir kahraman olan kurt, Türk’ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder. Kartal da özgürlüğün ve gücün yanı sıra adaletin sembolü ilahi bir varlık olarak kabul edilen ve her zaman hayranlık duyulan bir hayvandır. Örnekleri çoğaltmak mümkün; ancak burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Yukarıda zikrettiğimiz hayvanlar ve benzerleri hep yüceltilip kutsallaştırılmakta, onlara benzetilmek insanlar için bir onur ve iftihar vesilesi olmakta. “ Aslan gibi..” , “ Aslan yürekli” , “ Aslan sütü emmiş” , “ Aslan kesilmek” gibi örnekler bu hayvana toplumumuzda ne denli değer verildiğinin göstergesi.

             Latince adı equus asinus olan ve Türkçede merkep de denen eşek, atgiller familyasından tek parmaklı bir hayvandır. Asırlar öncesinden günümüze dek insanlara binek hayvanı ve yük taşıma aracı olarak hizmet veren eşeğin, Türk insanının ve köylüsünün yaşamında da önemli bir yeri vardır.   Bir tutam ot karşılığında en ağır yüklerin taşıtıldığı, en zor işlerin yaptırıldığı eşek, bizim kültürümüzde çok önemli bir yer işgal eder. Eşekle ilgili pek çok atasözü ve deyimimiz var; fakat bunların çoğunluğu hakaret, aşağılama amacıyla oluşturulmuş. Bunlardan bazıları şunlar: “ Eşek hoşaftan ne anlar?” , “Tahsil cehaleti alır, eşeklik bâki kalır.” , “Eşeğe söz, kokmuşa tuz hayretmez.” , “Eşeği saldım çayıra, Mevlâm kayıra.” , “Eşeği bağlasan durmaz.”  “Bir daha yaparsam eşeğim.” , “Adam ol baban gibi, eşek olma!” , “Attan inip eşeğe binmek.” , “Eşek olsa anlar.” , “Eşeğin kulağına su kaçırmak.” , “ Eşek yerine koymak.” , “ Sen eşek olursan, semer vuracak çok olur.” , “ Eşek mi anırıyor? ”….. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sanırım yukarıda verdiğim örneklerde bir husus dikkatinizi çekmiştir. Eşek, geçmişten günümüze insanlar arasında hep küçük görülmüş, aşağılanmış, hakaret aracı olarak görülmüş. Öteden beri halkımız bazı hayvanları yüceltip göklere çıkarırken, eşeklere karşı bir nefret söylemi geliştirmiş. Birisine “ Aslan gibi adam!” dediğinizde  o kişi bu söz karşısında gurur duyup kabına sığamaz, çok mutlu olur. Sakın ha “ Eşek gibi adam!” sözü sakın ağzınızdan çıkmasın. Karşınızdaki kişi bu sözü hakaret olarak kabul edip size her türlü kötülüğü yapabilir. Ben bu görüşe katılmıyorum. Eşek örneği, aşağılama, hor görme amacıyla değil, iltifat ve yüceltme amacıyla kullanılmalı, diye düşünüyorum. Eşek, insanlar için çalışsın, çabalasın, yüklerini taşısın, su değirmenlerinden su çıkartsın, karşılığında ödüllendirilmek yerine dayaklarını yesin, çoğu kez bir tutam ot bile çok görülsün, aşağılansın. Haktan reva mı bu?  Peki ya aslan, kaplan ne yapmış insanlar için? Dağlarda başıboş dolaşmış, kendinden güçsüzlere saldırıp parçalayarak yemiş. Sonra da çalımından geçilmemiş. Onun şöhreti, yüceliği nereden geliyor? Zayıfları, güçsüzleri parçalayıp yok edişinden mi? Gücünü, zayıfları, güçsüzleri yaşatmak yerine onları sindirip yok etmek amacıyla kullanan bu hayvan, nasıl oluyor da bu denli üstün görülüyor? Bu nasıl bir değer yargısı? Bir türlü aklım, havsalam almıyor.

           Eşekler, attan önce insanoğlunun hizmetinde kullanılan, yük taşımaya çok elverişli, sabırlı, kanaatkâr ve tahammüllü hayvanlar olarak tanınır.  Zorla veya korkutarak bir iş yaptırmaya kalkıldığında eşek, kendini koruma dürtüsü ile bu işi yapmamak için direnir. Bu onun en doğal hakkıdır. Bu tepki insanoğlunun işine gelmediği için “Eşek inadı” sözü ortaya atılmıştır. Bu denli sabırlı bir yaratığa hiçbir itiraz hakkı tanımayıp onu inatçılıkla suçlamak insanlığa sığmaz. İnatçılık konusunda hiçbir canlı insanlarla yarışamaz. Özellikle bunun somut örnekleri bazı politikacılardır.

            “Eşek şakası” sözünün de nereden kaynaklandığını anlamış değilim. Bazı densiz insanların birbirlerine yaptıkları kaba, çirkin, incitici şaka ve esprilere niçin bu ad verilmiş? Bugüne dek şaka yapan hiçbir eşek görülmemiştir. Bütün ömrünü ağır yükler altında ciddi biçimde çalışarak geçiren zavallı eşeğin şaka yapmaya zamanı mı vardır? Zavallı hayvanın sırtına yükledikleri yetmiyormuş gibi  insanların yaptıkları şakaların da ona mal edilmesi bu ciddi yaratıklara yapılan büyük haksızlık değil midir?


  Yapılan araştırmalar sonunda eşeklerin oldukça zeki, dikkatli , arkadaş canlısı ve öğrenmeye meraklı olduğu anlaşılmış. Eşek, bir gittiği yolu asla unutmaz. Giderken yolda bir çukura bassa, bir sonraki gidişinde asla bu çukura bir daha düşmez, yolunu değiştirir. Bu yüzden deve katarlarının önüne rehber olarak eşekler konur. Bu da onun ne kadar güçlü hafızası olduğunu gösterir.

   Eserlerinde hak, adalet, doğruluk temalarını yenilikçi bir anlayışla işleyen Tanzimat sanatçımız Ziya Paşa’nın pek çok dizesi özlü söz olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu yazımı kaleme alırken kızımın gönderdiği bir maildeki Ziya Paşa’nın beyitlerini tekrar okurken dikkatimi çekti.  Ziya Paşa da toplumdaki genel kanaatten etkilenmiş olmalı ki, “ Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma ; Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir.” (Aslı kötü kişilere üniforma, süslü ve gösterişli kıyafetler soyluluk vermez; eşeğe altın işlemeli semer de vursanız eşek  yine eşektir.) dizelerinde aslı kötü, seviyesiz, cahil insanlara örnek verirken eşeği kullanmış. Bu örnek de bende eşeğe yapılmış bir haksızlık  izlenimi uyandırdı. Ziya Paşa belki de eşeğin dış görünüşünden etkilenip onu örnek göstermiş olabilir; ancak dünyamızda dış görünüşü itibariyle hiç de göze hoş gelmeyen bazı hayvanların da övülüp yüceltildiğini görmekteyiz. Fil, leylek, saksağan, bazı kedi cinsleri ve bazı balık türleri bunlara örnek verilebilir. Halbuki eşeğe dikkatle baktığınızda iri ve parlak çok güzel gözleri olduğunu görürsünüz.Bu yüzden yurdumuzun bazı yörelerinde aşıklar,sevgililerini “Eşek gözlüm” sözleriyle yüceltirlermiş. Şayet eşeğin sesi bazılarına hoş gelmiyorsa bu da onu aşağılamamız, adını kötüye çıkarmamız için geçerli bir neden değil. Aslanın kükremesi çok mu güzel, insana ürperti veriyor. Bazı hayvanların korkunç sesleri yanında eşeğin çift notalı anırması insana melodi gibi gelmeli. Ayrıca eşek, dört ayağıyla yere sağlam basarak dengeli yürür. Biz insanlar gibi sık sık dengesini kaybedip düşmez.

  Eşek, iş konusunda çok sabırlıdır. Üzerine ne kadar yük yüklerseniz yükleyin sesini çıkarmaz. Karnı aç mı, yorgun mu hiç düşünmeden onu yola sürün; o yükünü taşımaya devam eder. Aslında ben eşeklerle, gece gündüz demeden çok zor şartlarda evinin geçimini sağlamak, evine ekmek götürmek için alın teri döken emekçiler arasında benzerlik ve bağ olduğuna inanıyorum. İnsanın alın terine, emeğine saygı duymayanlar, kendi çıkarları için bu insanları acımasızca çalıştırır ve onları her zaman hor görüp aşağılarlar.   Eşek gibi çalışan bu emekçilerin de  onurlu bir biçimde, insanca bir yaşam sürmeleri en doğal hakları değil midir?

    Öteden beri toplumumuzda beden gücü ile canla başla çalışan emekçiler küçük görülmüş, sen hamalsın, sen amelesin, sen kapıcısın, sen köylüsün denerek aşağılanmış. İnsanlara hizmet için alın teri döken, namusuyla çalışan kişiler, insanları sömürerek, yalan dolanla kendilerine ve ailelerine haksız kazanç sağlayarak lüks bir yaşam süren varlıklı kişilerden daha değerli ve saygın olmalı.

      Eşeklere rüşvet vererek hiçbir iş yaptıramazsınız. Çünkü eşekler dürüsttür, rüşvetten anlamaz. Bugüne dek eşeklerin savaş çıkarıp en modern silahlarla genç-yaşlı, kadın-erkek, çoluk çocuk demeden ölümlere neden oldukları hiç görülmemiştir. Hiçbir eşek, eşine şiddet uygulamaz, aksine ona sevgiyle yaklaşır. Eşekler çıkarları için takiye[1] yaparak karşısındakini aldatmaz, dış görünüşü ile içi aynıdır. Şöyle çevremize baktığımızda dünyada yaşanan tüm kötülüklerin temelinde insanlar olduğunu görebiliriz. Pasteur’un şu sözü ne kadar anlamlı: “İnsanları tanıdıkça köpeğimi daha çok seviyorum.”

     Doğayı ve tüm canlıları çok seven ve şarkılarında bu sevgisini dile getiren rahmetli Barış Manço’nun “Arkadaşım Eşşek” şarkısı bizi çocukluk anılarımıza götürüyor ve duygulandırıyor. Yaban tayları, çilli horoz, kediler, sarıkız, minik buzağı, kuzular, oğlaklar ve daha niceleri belleğimizde canlanıyor. Gerçekten eşeklere sevgiyle yaklaşıp onun alnını, yelesini veya sırtını okşadığınızda çok mutlu olur ve tatlı bakışlarla size adeta gülümser. Ben bu duyguları Silivri’nin Seymen köyünde bir çiftçinin eşeğini severken bizzat yaşadım.

   Ben inanıyorum ki insanlar, emeğe ve emekçilerin haklarına gereken saygıyı gösterip hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm  canlılara sevgi ve saygıyla yaklaştıkları takdirde dünya daha yaşanabilir hale gelecektir.

    Bu vesileyle buradan tüm alın teri dökenlere ve eşeklere selam gönderiyorum.


   Dr. Aziz BİRİNCİ





[1] Takiye: Gerçek inanç ve düşüncelerini gizleyip kendini olduğundan farklı göstermek.

27.1.14

Ölümlerde yeniden doğmak


ÖLÜMLERDE YENİDEN DOĞMAK


Acı ve tatlı anılarıyla koca bir yılı daha geride bıraktık. Günler o kadar çabuk geçiyor ki, Ocak ayının da yarısına ermişiz. Aramızdan ayrılanlar, aramıza katılanlarla kederle mutluluğu bir arada yaşadığımız 2013 yılının bizi en derinden etkileyen olayı, hiç şüphesiz ki biricik annemizi ahırete yolcu etmemizdi. Onun aramızdan ayrılışı tüm sevenlerini çok üzmüştü. Bir gün hasta yatağında elleri ellerimde, bana gülümseyerek :”Oğlum, benim yaradanıma kavuşacağım günler yakın. Ben Allahıma çok şükür, bunca yıl yaşadım. Şimdi ona kavuşacağım. Sakın ben öldüğümde çok üzülüp ağlamayın. Mukadderat bu. Herkes gibi ben de geldiğim yere gideceğim. Bunu kabullenin.” demişti. Adeta Hakk’ın rahmetine kavuşacağını hissediyor ve bunu bekliyordu.

       Canımız annemizi Pendik Tavşantepe’deki aile mezarlığımıza, babamızın yanına defnetmiştik. Aradan aylar geçti, her fırsatta onu ve onunla yaşadıklarımızı hatırlayıp hüzünleniyoruz. Geçen yılın son günlerinde, anne ve babamızın yattığı mezarı onartmaya karar verdik. Bu vesile ile ben birkaç kez mezarlığa gidip oradaki mezarcı ve yetkililerle görüştüm. Tabii her gidişimde mezarlıkta dolaşıyor, annemle babamın kabri başında onlarla konuşuyor, onlara dualar ediyordum.

     Öteden beri mezarlıklar bende karmaşık duygular uyandırmıştır. Çocukluğumuzda, mahallemizde biri öldüğü zaman, bazen biz de tabutun arkasından cemaatle mezarlığa gider, orada dua eden, ağlayan insanları meraklı ve endişeli bakışlarla, çoğu kez de korkarak izlerdik. Yaşımız ilerledikçe bu korku, yerini ölümü insanoğlunun Hakk’ın rahmetine kavuşması ve kaçınılmaz bir son olarak kabullenme duygusuna bıraktı. Cenâbı Hak, Âli İmrân suresinde “ Külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani her nefis (canlı)  ölümü tadacaktır” diyor. Her canlının hayatında karşılaşacağı bir gerçekti ölüm ve bir gün mutlaka bizi de bulacaktı.

     Anne babamı ziyaretimde soğuk bir kış günüydü. Mezarlık ıpıssızdı; kimsecikler yoktu. Mezarın yanındaki  servi ağacının yanında oturdum; dualar ettim. Anne ve babamla geçirdiğimiz günler, yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. İçim ürperdi. Hüzünlenmiştim. Gökyüzünde  güneş, bulutların arasından ışıklarını göndermiş, bu ışıklar mezarların mermerlerinden yansıyarak adeta bir nur gibi tekrar göğe doğru yükseliyordu. Bu sırada yandaki küçücük bir mezarın üstündeki yazı dikkatimi çekti. “ …. Ailesinin biricik ikizleri burada yatıyor.” Anne babalarının gözbebekleri, ne umutlarla dünyaya getirilen bu yavrucaklar, henüz bir yaşlarına erişmeden kara toprağa karışmışlardı. Aklıma Lübnanlı şair Halil Cibran’ın “ Ölüm, anne memesindeki bebeğe, yaşlı bir kişiden daha uzak değildir.” sözleri geldi. Nitekim başka bir gün yine mezarlıkta yürürken çevremdeki mezarlardaki yazıları okuyorum. 18 yaşında trafik kazasında yaşamını yitiren bir gencin mezar taşında “Henüz hayatının baharında yitirdiğimiz oğlumuzun ruhuna fatiha!” yazısını okuyunca insanın içi bir tuhaf oluyor. Genç yaşta hayata veda eden bu ana kuzusu, bana Yunus Emre’nin dizelerini hatırlatıyor:     “Yanar içim, göynür özüm ; Yiğit iken ölenlere..”

        Ölümle ne zaman, nasıl, kaç yaşında ve nerede karşılaşacağımızı bilmemenin çaresizliğini “Otuz Beş Yaş” şiirinde dile getiren Cahit Sıtkı Tarancı, ölümü adeta bir uyku kadar doğal karşılıyor:

     'Neylersin Ölüm herkesin başında
     Uyudun uyanamadın olacak
     Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında
     Bir namazlık saltanatın olacak
     Taht misâli o musalla taşında…'

Bu dizeler bana babamla annemin ölümlerini hatırlattı. Gerçekten tüm çocuklarının da şahit olduğu gibi her ikisi de adeta uyur gibi, yüzlerinde hiçbir ıstırap ifadesi olmadan ruhlarını teslim ettiler. Hatta annem uyuyor mu yoksa öldü mü, anlayamadığımız için stetoskopla kalp atışlarını dinleyip bir süre sonra hiç tepki vermeyince öldüğüne kanaat getirdik. Yüzünde hafif bir gülümseme ile bizlere veda etti.

          İnsanoğlu ölüm gerçeğini ve ondan kaçmanın mümkün olmadığını bildiği halde sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bu geçici dünyaya hırsla sarılmakta. Elinde olan nimetlerle yetinmeyip hep daha fazlasını istemekte. Daha çok mal, daha çok para… isteklerin ardı arkası kesilmiyor. Öbür dünyaya hiçbir şey götüremeyeceğimizi bildiğimiz halde dünya nimetleri için çaba sarf ediyoruz. Kanuni Sultan Süleyman, vasiyetinde : ”Ben ölünce elimi tabutun dışında bırakın ki halk görsün. Sultan Süleyman bile öbür dünyaya bir şey götüremedi; eli boş gitti, desinler.” sözleriyle dünya malının, paranın ne kadar önemsiz olduğunu vurgulamıyor mu?

  Bazen düşünüyorum da, iyi ki insanoğlu er veya geç, bir gün mutlaka öleceğini, dünyaya veda edeceğini, hiçbir gücün ölüme engel olamayacağını biliyor. Şayet bunun aksi olup da hiç ölmeyeceğine, sonsuza dek yaşayacağına inansaydı o zaman bu dünyanın hali nice olurdu? Öleceğini bildiği halde bunca hırs, kin, nefret ve düşmanlık ile dolu olan insanoğlu, ölümsüz olduğuna inansaydı o zaman neler olabileceğini düşünmek dahi istemiyorum.

     Aslında peygamberimizin bir hadisinde ifade ettiği gibi bu mezarlar ve onların hatırlattığı ölüm, en güzel nasihattir insanlara. Bir düşünürün bu konudaki düşüncelerine katılmamak mümkün değil: “Özgürlüğün kıymetini anlamak için git, hapishanelere bak; sağlığın kıymetini bilmek için git, hastaneleri gör; hayatın kıymetini anlayıp şükretmek için mezarlıkları ziyaret et.”
        
                          Gerçekten mezarlar, insanlar için çok somut bir ibret görüntüsüdür. Çevremde birçok mezar var. Hepsinde genç, yaşlı, kadın, erkek insanlar yatmakta. Kim bilir onların da bu dünyadan daha ne çok beklentileri, gerçekleştirmeyi düşündükleri umutları vardı. Ancak, onlar da her canlı gibi bu umutlarını gerçekleştiremeden ölümü tatmışlar, ebedi yolculuğa yelken açmışlardı.

      Ünlü şairimiz Yahya Kemal de ölümü, geri dönüşü olmayan sonsuz bir yolculuğa benzettiği şiirinde:   “ Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;  Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.” dizeleriyle insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini kabulleniyor. Mezarın, bu yolculukta son durak, son uğrak yeri olduğunu ifade eden şair; “ Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden; Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.” diyerek bu muammaya kendince bir cevap bulup kendini avutmaya çalışıyor.

     Çok sevdiği eşi Fatma Hanım’ın vefatı üzerine Abdülhak Hamid de ölüm, yaşam, kabir konularında kafasını kurcalayan sorulara cevap bulamamanın verdiği çaresizlikle Allah’a isyan derecesine varan duygu yoğunluğu yaşamış; ancak insan aklının ölümün sırları karşısında aciz kaldığını görüp teselliyi yine Allah’a sığınmakta bulur :

             “ Makber, sonudur dekâyıkın bu ; Bir sırr-ı garîbi Hâlık’ın bu
               Bedbaht o hakikat anlaşılmaz; Şânın bu, cihanda lâyıkın bu.” dizeleriyle Allah’a olan inancını
 dile getirerek onun affına sığınır.

      Montaigne: “ Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır.” sözleriyle ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızın önemli olduğunu vurgulamak istemiş. Gerçekten öyle insanlar vardır ki, kısacık ömürlerinde ülkelerine ve tüm insanlığa hayırlı hizmetlerde bulunmuşlar ve bu davranışlarından ötürü herkes tarafından hayırla yad edilmiş ve öldükten sonra da insanların gönüllerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Yine öyle insanlar da vardır ki , uzun süren yaşamları boyunca hem kendileri hem de çevresindekiler için hiçbir yararlı iş yapmamış, hiçbir güzelliği paylaşmamışlardır. Biyolojik olarak yaşayan; ancak insani niteliklerden nasibini almamış bu kişilerin, bir ölüden ne farkları olabilir ki?

        Yazıma başlarken bu kadar uzun ve hacimli olacağını hiç düşünmemiştim. Fakat ölüm ve yaşam gibi metafizik bir konuda insan ister istemez bir duygu ve düşünce yoğunluğu yaşıyor. Yılların eğitimcisi olmanın verdiği bir ilhamla belki biraz fazla didaktik ve öğüt verici bir yazı olmuş olabilir; fakat ben aile mezarlığımızdan yola çıkarak bu konudaki samimi düşüncelerimi paylaşmaya çalıştım. Görüş ve düşüncelerimi paylaşmayan, eleştiren olursa onlara da saygı duyarım.
    Öldükten sonra ardımızda iyi bir ad bırakmak ve hayırla yad edilmek için tüm canlıları sevelim, acısıyla tatlısıyla yaşamı diğer insanlarla paylaşalım.                                                                                                       
         Yazımı tasavvuf şiirimizin usta ozanı Yunus Emre’nin bir dörtlüğüyle sonlandırmak istiyorum;                      

   'Gelin tanış olalım; 
   İşi kolay kılalım                                                              
   Sevelim, sevilelim;
   Dünya kimseye kalmaz.'



Dr. Aziz Birinci






18.10.13

BAYRAM GELMİŞ NEYİME...



BAYRAM GELMİŞ NEYİME…
Ozanımız,annesinden ayrılışını ne kadar acılı bir ifade ile dile getirmiş:
Geceler yârim oldu,    Anam anam garibem
Ağlamak kârım oldu ,  Anam anam garibem
Bayram gelmiş neyime,   Anam anam garibem
Kan damlar yüreğime ,   Anam anam garibem…
         Bugün Kurban bayramının bir önceki günü,yani arefe. Yarın bayram. Ancak bu bayram içimde bir hüzün ve bir burukluk var.Sabah erken kalkıp bayram namazını kıldıktan sonra büyük bir coşkuyla koşup ellerini öptüğümüz annemiz yok artık. Onsuz ilk bayramımız .En son,geçen Ramazan bayramında onunla bayramlaşmış,ellerini,yanaklarını öpüp sohbet etmiştik. Bayram sonrası canımız annemizi Hakkın rahmetine uğurlamıştık.Allaha şükür,evlatlarının kollarında dualarla Cenabı hakka kavuştu.
        Her Kurban bayramında annemiz çok mutlu olurdu. Çocuklarının yanında tekbirlerle kurban kesilirken o dikkatle takip eder,bazen kasaplara talimatlar verir,işkembenin,kellenin,ayakların özenle kesilip parçalanmasına nezaret ederdi.Sonra hep birlikte bir yandan sohbet edilir,bir yandan da  kurban etinden  hazırlanan kavurma keyifle yenirdi.
         Zaman her şeyi unutturur,derler.Aksine zaman geçtikçe annemizin yokluğu beni daha derinden etkiliyor. Çünkü onunla paylaştığımız o kadar çok hatıra var ki. Her fırsatta onu hatırlayıp hüzünleniyorum. Geçenlerde İstanbul Üniversitesi’nin önünde Karabük’ten bir komşumuzun beyi ile karşılaştık.Bana tekrar başsağlığı diledi.”Müzeyyen Teyze sadece sizin anneniz değildi.O tüm komşularının,hepimizin annesi idi.Onu unutmamız mümkün değil.” sözleri beni çok duygulandırdı. Gerçekten Müzeyyen hanım,sadece bizim değil,onu tanıyan herkesin,tüm komşularının gözdesiydi. Annemiz,engin bir hoşgörüye sahip yüreği,en hırçın,geçimsiz insanları bile sakinleştiren alçakgönüllülüğü ile her zaman çevresine mutluluk parıltıları saçmış bir melekti. İnsanların dert ortağı,sorunlarını sakin bir şekilde çözmeye çalışan akıl hocası idi. Aynı zamanda mahallelinin terzisi idi.Onlara ve çocuklarına giysiler diker,yoksul olanlardan hiç para almazdı.Bazılarının bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyvelerle yaptığı işi takas eder,bu suretle aile bütçemize katkıda bulunurdu. Çünkü sekiz çocuğun yiyecek,giyecek ve okul masraflarını sadece babamın iğne ucu ile kazandığı paralarla karşılamak mümkün değildi. Evimizden kilometrelerce uzakta kurulan pazarlara gidip oradan elindeki ağır yüklerle yürüyerek evine dönen ,evimizde su olmadığı için  çamaşırlarımızı dere kenarına götürüp orada kayalara vurarak yıkayan (Çamaşır,bulaşık makinesi,deterjan vb. hakgetire),sonra evin ihtiyacı olan suyu da dereden bidonlara doldurup taşıyan annemi ve onun emeklerini  unutabilir miyiz?
         Rahmetli babamız,çok disiplinli,otoriter,kendince kuralları olan bir kişiydi. Annem ve tüm çocukları,onun tüm dediklerine hiç itiraz etmeden uymak zorundaydı.Beni çok derinden etkileyen ve bu yüzden hiç unutmadığım bir anım geldi aklıma.Babam,benim okuldan çıktıktan sonra onun terzi dükkanına gidip yardı etmemi isterdi. Ben de buna çoğunlukla uyardım;ancak bir gün arkadaşlarımla oyuna dalıp dükkana gitmemişim.Babam büyük bir öfke ile eve gelip bana bağırarak beni, evimizin yanındaki kömürlüğe hapsetti.Kömürlüğün kapısını da üzerime kilitleyip  önüne koyduğu sandalyeye oturarak sigarasını içmeye başladı.Ben kömürlükte karanlıkta panikle bağırarak ağlıyordum. Anneciğim benim ağlamamı duyunca babama görünmeden kömürlüğün arka tarafındaki pencereye gelip bana seslendi.Ben hemen koştum,annem küçük pencereden beni güçlükle çıkarıp eve kaçırdı. Sonra da babamı sakinleştirdi. Çocuktur,hata yapar,affet,deyip onu yumuşattı. Bu örnekten de anlaşıldığı üzere annemiz her zaman bizim babamızla aramızda bir uzlaştırıcı görevi üstlenmişti. İlk bakışta babam her zaman ailenin tek hakimi,evin direği gibi görünse de,arka planda hep onu yönlendiren,sorunların çözümünde fikirler üretip uygulayan annemizdi.
         Canım annemiz çok iyi niyetli, insanları incitmekten,kırmaktan çok sakınan bir kişiydi.Onun, çevresinde çok sevilip sayılmasında bu niteliğinin çok büyük önemi vardı. O,gelinleri ve damatlarına da her zaman büyük bir sevgi ile yaklaşmış,onları incitmekten her zaman sakınmıştı. Bu yönüyle de o, ideal bir kayın valide örneğiydi. Aynı şekilde, dünürleriyle de her zaman çok iyi ilişkiler içinde olmuştu.
          Annemin,unutamadığım ve benim çocukluk anılarımda çok özel bir yer tutan bir özelliği de hayvanlara karşı aşırı ilgi ve sevgisiydi. Gerek Karabük’te,gerekse Maltepe’de evlerimizin bahçesindeki kümeslerde tavuklar,horoz ve ördekler hiç eksik olmazdı.Doğal olarak bizim çocukluğumuz da o sevimli hayvanlarla oynayarak ve birçok güzellikleri paylaşarak geçmişti. Onca yoğun işinin arasında onları besler,onlarla ilgilenirdi.Bunun yanı sıra keçi bile beslemişti. Annemin keçisi Esra’mın da çok yakın dostuydu.O zamanlar yemyeşil çayır ve ağaçlık olan evimizin çevresinde Esra,keçisini otlatırdı. Keçi sütü,çocuklarımızın en gözde gıdalarındandı. Annem,hayvanlarıyla zaman zaman konuşur,onları şımartırdı.
        Müzeyyen Hanım,çocuklarının yetişmesinde,eğitiminde de çok büyük sorumluluklar üstlenmişti. Onların dersleriyle ilgilenir, öğretmenleriyle görüşmeler yaparak gelişmelerini takip ederdi. Hiç unutmuyorum,Karabük Demir Çelik Lisesinde öğrenciyken benim bir veli toplantıma yetişmek için  yağmurlu bir günde telaşla okuluma giderken yokuşta kayıp düşmüş ve kolu kırılmıştı. Onun hakkını ödeyebilir miyiz?
        Annemizin en önemli özelliklerinden biri de, çocukları arasında hiçbir zaman ayrım gözetmemesi,hepsine karşı çok sevecen,çok şefkatli yaklaşması idi. Bazen, ”Anne, en çok hangi çocuğunu seviyorsun?” diye sorduğumuzda, “ Hepinizi…” diyerek bu soruyu geçiştirirdi. Şakayla karışık,” Anne,şu küçük kızın da biraz şımarık ve inatçı?” ,veya “ Şu oğlun da biraz fazla hırçın ve yaramaz.” dediğimizde yine “ Siz onlara bakmayın,onlar daha henüz küçükler,göreceksiniz onlar da çok iyi olacaklar.” diyerek hiçbir çocuğuna toz kondurtmazdı.
         Annemiz,yaşamı boyunca her türlü gereksiz harcamadan kaçınmış,tutumlu bir insan olarak çocuklarına yani bizlere örnek olmuştu. Evine gelenlere bir şeyler ikram etmek için çırpınır,evde ikram edecek bir şeyler olmamasından çok korkardı. Yine onun çok unutulmaz hasletlerinden biri de, kimseye yük olmak istememesiydi. Son günlerinde ona hizmet etmek üzere tuttuğumuz Mihriban Hanım’a ikide birde “ Kızım,senin hakkını nasıl ödeyeceğim.” der,onun :”Anneciğim,siz benim hakkımı veriyorsunuz.” sözlerine ,”hayır, Allah razı olsun,sen bana çok hizmet ediyorsun,hakkını helal et.” diye karşılık verirdi. Her hafta banyosunu yaptırırken bize de : “Bana çok hizmet ettiniz,hakkınızı helal edin.” Derdi. Onun bizim için yaptığı fedakarlıkların yanında bizimkilerin sözü mü olur? Lütfen anneciğim,sen bize hakkını helal et.Biz ne yapsak senin hakkını ödeyemeyiz. Ancak,yapacağımız hayırlı işler, yardıma muhtaçlara yapacağımız yardımlar ve yetiştirdiğimiz hayırlı evlatlarla ona layık olmaya ,onun hayır defterine katkıda bulunmaya çalışabiliriz.
         Anneciğimizle ilgili hatıralarımızı, duygu ve düşüncelerimizi anlatmaya kalksak bir roman olur.Ben sadece onu kaybedişimiz sonrası ilk bayram arefesinde duygularımı dile getirmeye çalıştım.Biz, onun evlatları olarak birlikteliğimizi,sevgi ve saygımızı bundan sonra da sürdürerek onun adını sonsuza dek yaşatacağımıza inanıyorum.
     Gittin gideli boş kaldı yerin,
     Sıcak kollarını,şefkatini özledik anne…                                                                                                    
     Ruhun şâd olsun,mekânın cennet olsun,
     Hakkını helâl et anne….                                                                                            
                                                                                                                        Aziz Birinci

Not: Bugün bayramın birinci günüydü. Kardeşler olarak Adil’in Gebze’deki fabrikasının bahçesinde yine ortak kurbanımızı kestik. Allah kabul eder inşallah. Ama,yazımın başlangıcında belirttiğim gibi,bu bayram gerçekten biraz hüzünlü geçti. Kurbanın kesilişinde,parçalara ayrılmasında annemin o bilgiç tavrını,kasapları yönlendirişini aramadık desek yalan söylemiş oluruz.Ne söylesek faydasız.Şu acı gerçeği kabullenmek zorundayız. Artık annemiz aramızda değil ve hayat da devam ediyor. Dualarımız hep onunla… İnşallah mekânı cennet olur.

16.9.13

Güzel bir Cumartesi


Sabah kalkıp Hatice ile kahvaltı yaptıktan sonra onu eczaneye uğurladım.Bilgisayarımın başına geçip maillerime ve günün haberlerine göz attıktan sonra Ekim ayı başında Uluslar arası Türkoloji Kongresinde sunacağım bildirinin son düzeltmelerini yapıp toparladım.Biraz da kitap okudum.Hava da oldukça güzel olduğu için dışarı çıkıp biraz dolaşma ihtiyacı hissettim.Yolda yürürken birden karşımdaki bir duyuru dikkatimi çekti,14-15 Eylül tarihlerinde Göztepe Özgürlük Parkında Urfa ilimizin tanıtım günleri varmış. Öteden beri bu tanıtım günleri hep ilgimi çekmiştir. Ülkemizin gidip göremediğimiz yörelerinin çeşitli etkinliklerle tanıtıldığı bu özel günler benim açımdan çok anlamlı olmakta. Ben de hemen karar verip evimizden pek uzakta olmayan Göztepe Parkı’na doğru yöneldim. Oraya vardığımda ilk olarak burnuma kebap kokuları geldi. İnsanlar sıra sıra ızgara kebap yapılan yerlerde bekleşiyorlardı.Yöresel yemekler ve tatlıların  yanı sıra el işlemeleri dikkat çekiyordu. Orada bir hanımın yaptığı bazlamanın kokusuna dayanamayıp bir tane aldım. Bazlamacı hanımı dikkatle inceledim. Altmış yaşlarında tam bir Anadolu kadını.Yüzündeki ifade ve çizgilerden  onun ne zor şartlarda bugünlere eriştiğini tahmin etmek mümkün. İnsan bir an için kendini Anadolu’nun bir şehrinde hissediyor.Esmer tenli,kara yağız insanlar, Urfa  yöresine özel şive ile konuşuyorlar.Davranışları gayet doğal ve samimi. Ben keyifle çevremi izlerken birden bir davul zurna sesiyle irkildim. Davul zurna eşliğinde birkaç kişi omuz omuza o yörenin halkoyunlarını oynamaya başladılar.Onları gören diğerleri de hemen aralarına katılıp oyuna eşlik etmeye başladılar.Hepsinin yüzlerinde büyük bir mutluluk ve coşku vardı.Birden aralarına yaşlı bir bayan turistin katılarak onların oyununa eşlik etmesi hem beni,hem de çevredekileri çok mutlu etti. Bu görüntü beni nedense çok duygulandırdı.İşte benim insanım bu. Etnik kökeni,inancı ne olursa olsun hepsi ortak bir kültürde birleşip kaynaşıyor.Kadını erkeği,genci yaşlısı gönül birliği ederek eğlenebiliyor.Birileri de bu birlikteliğimizi,dostluğumuzu bozup , türlü nifak tohumlarıyla bu güzel insanları birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Sen şusun,sen busun,diyerek sevgi ve dostluk bağlarımızı koparmaya çalışıyorlar.Bu oyunlara gelmemek,aramızdaki bağları daha da güçlendirmek hepimize düşen en önemli görevlerden.


   Bu duygu ve düşüncelerle Urfa tanıtım etkinliklerinden ayrıldım. Cenabı Allah’tan,bu milletin fertleri arasındaki dostluk ve muhabbeti arttırmasını niyaz ettim.



10.4.13

Bir Başkadır Benim Memleketlim




  BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETLİM…
              
                   Bazen düşünüyorum da kafamı karıştıran şu sorunun cevabını bir türlü bulamıyorum: Acaba benim ülkem kadar insan hayatının ucuz olduğu,insan hayatına değer verilmeyen başka bir ülke var mıdır? Zaman zaman medyadan bazı haberleri okuyup izlediğimizde,acaba gülsem mi , yoksa ağlasam mı,diye ikilemde kaldığımız durumlarla sık sık karşılaşmaktayız.Bu inanılması güç olaylardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Aygaz tüpünün gaz kaçırıp kaçırmadığını çakmakla kontrol etmeye çalışırken tüpün patlaması sonucu ölüm. (Zonguldak-Ereğli)
Midesine kaçan sineği öldürmek için ağzına sheltox sıkan kişinin ölümü.(İstanbul-Sultanbeyli)
TEM otoyolunda alkollü olarak seyreden araçtaki beş kişinin,radyoda çalmaya başlayan oyun havasından etkilenip aracı sağa çekerek otoyolda göbek atmaları sonucu üçünün ölümü,diğerlerinin ağır yaralanması.(Adapazarı-Hendek)
Minibüsün içinde ısınmak amacıyla mangal yakan kişinin,gaz zehirlenmesi sonucu ölümü.(Kastamonu)
Yolda yürürken başına mermi düşmesi sonucu ölüm.(İstanbul İstiklal caddesinde bir üniversite öğrencisi)
Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısındaki taşı çıkarmak için ayağını silkeleyen kişiyi elektrik çarptığını sanan başka bir kişinin,cereyan akımından kurtarmak amacıyla kafasına kürekle vurup öldürmesi.(Rize,Ardeşen,Tunca köyü)
Bizim berberlerimize has bir hareket olan,tıraş ettiği kişinin boynunu rahatlatmak amacıyla sağa sola hızla çevirme sonucu küt diye boynu kırılan müşterinin,berber koltuğunda Hakk’ın rahmetine kavuşması. (Erzurum)
Bunlar,bireysel vakalar,bunlara çok sık karşılaşıp,adeta alıştığımız vakaları da ekleyebiliriz:
Yaz aylarında genellikle Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde aşırı sıcaktan korunmak amacıyla dama çıkıp uyudukları evlerinin damından düşmek suretiyle ölen insanlarımız,
Şofben zehirlenmeleri sonucu,banyo yaparken ölen insanlarımız,
Kış aylarında doğalgaz havalandırma menfezini kapatıp,doğalgaz zehirlenmesi sonucu ölümler,
Kurban bayramlarında kaçan koç veya boğayı yakalamaya çalışırken,boynuzlanma sonucu ölümler. (Ülkemizde bazıları bayramın  mutluluk ve coşkusunu yaşarken bazıları ölümün soğuk yüzüyle tanışmanın talihsizliğini tadıyorlar.)
Lodos nedeniyle,kömür sobasından çıkan gazın geri tepmesi üzerine karbonmonoksit gazından zehirlenme suretiyle ölümler.(Lodoslu havalarda meteoroloji uzmanlarının sık sık uyarmalarına ve daha önce yaşanan acı olaylara rağmen)
Daha önceki bir yazımda da değindiğim bir hususu burada da zikretmeden geçemeyeceğim.Benim ülkemde maalesef  çocuklar,gençler,genç yaşlı pek çok  masum insan kaza kurşunu (Ne demekse) ile canını kaybediyor,yaşama veda ediyor.Düğünlerde,kazanılan bir maç sonrası galibiyet kutlamalarında,asker uğurlamalarında benim vatandaşım mutluluk ve coşkusunu rastgele çevresine ateş ederek gösterir.Tabii bunun doğal sonucu olarak da zavallı masum insanlarımız can veriyorlar.Bu nasıl bir mantıktır ki,benim mutluluğum başkalarının mutsuz olmasına,hayatların sönmesine yol açıyor.
Bu satırları kaleme alırken,televizyon haberlerinde spiker,Almanya ve Fransa’da Türk ailelerin oturduğu apartmanlarda yangınlar çıktığını ve bu yangınlarda ölenler olduğunu duyuruyordu.Bu  da yine sıklıkla yaşanan bir olay.Tamam,bazı faşist düşünceli Neo-Nazi fanatik Almanların da bu işlerde parmağı olduğu kesin;ancak bizim insanımızın da bu konuda ihmalleri aşikar.Niçin Almanların,Fransızların oturdukları evlerde bu kadar sıklıkla bu olaylar yaşanmıyor?
İnsanın aklına bazı sorular ister istemez takılıyor.Acaba araçların freni niye patlar? Bu olay neden sadece bizim ülkemizde yaşanmakta ve her yıl onlarca insanın ölmesine veya yaralanmasına neden olmakta? Sebebi gayet açık.Bizde araçların gereken bakımları zamanında ve gerektiği şekilde yapılmamakta.Hatta pek çok araç,bakım zamanı geldiğinde bakıma girmeden,girmiş gibi gösterilerek evrak düzenlenmekte.Sonuç ortada:Bir hiç uğruna yaşamlarını yitiren,sakat kalan insanlar.                 
   Maalesef ülkemizde her yıl pek çok insan,inanılmaz nedenlerle yok yere,pisi pisine canından oluyor,acılar yaşanıyor. Yaşanan bu ölümlerin nedenini düşünüyorum da aklım karışıyor,bir türlü işin içinden çıkamıyorum.Kural tanımazlık,adam sendecilik,kadercilik,aymazlık…
Geçenlerde evin ihtiyaçları için semtimizde pazartesi günleri kurulan pazara gitmiştim. Pazarda dolaşırken birden önüme çıkan uzun boylu  genç bir adam, elindeki kocaman bıçağı yüzüme doğru uzattı. Ben,şaşkın bir biçimde ne olduğunu anlamaya çalışırken,bıçağın ucundaki minik peyniri fark ettim.Adam,benim korktuğumu anlamış olacak ki,”Abi korkma,bu peyniri tadar mısın?” deyip bıçağı tekrar bana uzattı.  İşte benim insanım bu.
Bazı insanları,yaptıkları hatalarla ilgili olarak uyarmaya,bilgilendirmeye kalktığınızda alacağınız cevaplar üç aşağı,beş yukarı aynıdır: Bize bir şey olmaz abi,Acı patlıcanı kırağı çalmaz, Atın ölümü arpadan olsun…
Kutsal Ramazan ayında akşam vakti iftara yetişebilmek için aracını çılgınca süren insanlar bizim ülkemizde… Eski model aracının arka camına “Tek Rakibim THY” yazarak kendini uçak pilotu zanneden insanlar bizde… Aracına “Allah Korusun” yazıp her türlü kuralı ihlal eden ve kendisinin ve aracındakilerin canlarını Allah’a emanet eden insanlar da bizde…
Bizim insanımız kadercidir.Başına gelenleri “Takdir-i İlâhi” (Allah’ın takdiri) diyerek kabullenir.Halbuki yüce Allah,insanoğluna,diğer canlılardan farklı olarak “akıl” denilen nimeti vermiştir ki insanoğlu aklını kullanarak onun emaneti olan canını koruyabilsin.
Biz her zaman,”Bir başkadır benim memleketim” der,ülkemizle,insanlarımızla gurur duyarız.Ancak,ülkesini seven pek çok kişi gibi beni de rahatsız eden bu konuda duygularımı paylaşmak ihtiyacı duydum. Çünkü,”Her an başımıza acaba ne gelebilir?” diye düşünüp potansiyel bir kurban konumunda yaşamak hiç de kolay değil doğrusu. Ne zaman,nereden,nasıl geleceğini bilemediğimiz ölümün korkusu insanın içini karartıyor.Halbuki yaşamak,hayatın güzelliklerini sevdikleriyle paylaşmak ne kadar güzel!