22.7.14

Ağlama anam ağlama



AĞLAMA  ANAM  AĞLAMA

     Mübarek Ramazan ayının son günlerindeyiz. Ancak, bir süredir basın ve yayın kuruluşlarında izlediğimiz haberler bizi çok üzüyor. İftar vakti duamızı edip orucumuzu açarken televizyon haberlerindeki görüntüler , insanın kanını donduruyor. Lokmalar boğazımızda düğümleniyor.  İsrailin on gün önce Filistin’e , Gazze’ye başlattığı soykırım harekatı tüm hızıyla sürmekte. Kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı demeden, elinde kendini savunacak hiçbir silah bulunmayan yüzlerce insan vahşice katledilmekte. Deniz kıyısında oynayan çocuklar, ki oynamak, gökyüzünün enginliklerinde uçurtma uçurtmak onların en doğal hakkı, ama maalesef insanlıktan nasibini almamış yaratıkların silahlarıyla, tank ve toplarıyla yaşamlarının henüz başında öldürülüyorlar. Kucaklarında yavrularının cansız bedenleri ile ağlayan, haykıran analar ve babalar… Yıkılan, dağılan, yok olan yuvalar, yitirilen umutlar…

    Batılı egemen güçlerin “Arap Baharı” adını verdikleri ortadoğuda , baharı bir yana bırakın , yaşam cehenneme dönmüş durumda. Avrupa Topluluğu, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi egemen devletler ise bu vahşet karşısında suskunluklarını korumakta veya bunu İsrail’in kendini savunma hakkı olarak mazur göstermeye çalışmakta. Bu nasıl bir insanlık anlayışı, bu nasıl bir dünya barışı hayalidir? İnsanın aklı hayali almıyor. Siz bundan sonra insan hakları , uluslararası barış konularında  uyduracağınız palavralarla kimleri kandıracaksınız?

     İşin en acı ve yürek burkan tarafı da , yanıbaşlarında yüzlerce Müslüman hunharca öldürülürken İslâm âleminden bu vahşete hiçbir tepki verilmiyor. Âdeta gözleri ve gönülleri mühürlenmiş , dünya ile alâkalarını kesmişler. Aslında önemli olan , Müslüman olmak, Arap olmak , Avrupalı veya Amerikalı olmak değil, önemli olan insan olmak , insani duygular taşımaktır. İnsan olmak , haksızlıklara , zulümlere , kadın , çocuk tüm masum insanların katledilmesine karşı çıkmayı gerektirir.
Ünlü İngiliz şairi John Donne , bir şiirinde insan olmanın bize yüklediği sorumlulukları ne güzel ifade etmiş:


Hiç kimse ıssız bir ada
Kendi başına bir bütün değildir.
Her insan ,kıtanın bir parçası,
Gövdenin bir bölümüdür.
Bir toprak parçasını alıp götürse deniz,
Küçülür Avrupa…
…………
Her insanın ölümüyle eksilirim ben,
Çünkü ben bir parçasıyım insanlığın;
Öyleyse asla sorma
“Çanlar kimin için çalıyor?” diye.
Çanlar senin için çalıyor.
  


       Biz, eğitimciler olarak her zaman gençlere, öğrencilerimize , din, dil, ırk, renk farkı gözetmeksizin tüm insanların yaşam haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini aşılamaya çalıştık. Ancak, dünyada son yıllarda yaşanan insan hakları ihlalleri, özellikle Filistin’de uygulanan  insanlık dışı soykırım, bizim inandırıcılığımıza maalesef büyük ölçüde darbe vurdu. Öğrencilerim, haklı olarak bana : “ Hocam, siz uzayda mı yaşıyorsunuz? Hangi yaşam haklarından söz ediyorsunuz? “ dese maalesef verecek cevap bulamam, diye düşünüyorum. İster istemez aklıma Ahmet Arif’in dizeleri geliyor :

“Bunlar engerekler, bunlar çıyanlardır                                                                                                                
Tanı bunları, tanı da büyü…”

       İnsanlık bu kadar mı aciz kaldı, o çaresiz, o zavallı insanlar için hiçbir şey yapılamaz mı, niçin onları kaderlerine terk ediyoruz? gibi sorular hep aklıma takılıyor ve yüreğim burkuluyor. Dünya barışı için büyük umutlar beslenen Birleşmiş milletler nerede? Her gün tüm dünyanın gözü önünde insanlık suçu işleyen İsrail’e niçin hiçbir yaptırım uygulanmıyor?

           Az önce alışveriş için halk pazarına gitmiştim. Pazarın girişinde gözleri kör bir genç , elindeki saz eşliğinde “ Ağlama yar , ağlama anam , Mavi yazma bağlama “ ağıtını çok acıklı bir sesle söylüyordu. Yanında bir süre durup onu dinledim. Bu ağıt, bende Gazze’de çocukları katledilen analar için söyleniyor , duygusu uyandırdı , o anaları ve babaları düşündüm ve gözyaşlarıma hakim olamadım. Ben de bir babaydım ve kendimi onların yerine koyup ağladım. Böyle duyarsız,  insanlık duygularından yoksun yaratıklarla  aynı dünyada yaşadığımdan dolayı utanç duydum.

      Bazılarının , birtakım gerekçeler öne sürerek yapılanları haklı göstermeye çalışmalarını da doğrusu çok yadırgıyorum. Efendim neymiş , zaten orada yaşayan Müslüman toplumlar her zaman birbirleriyle ihtilaf halindeymişler , bir araya gelemiyorlarmış, yine bu Araplar ve Filistinliler , Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde İngiliz ve Fransızlarla bir olup bizi arkadan hançerlemişler…. Tarihteki olayları, yaşandıkları dönemin şartları doğrultusunda değerlendirmek gerekir. Bunları bugün ortaya çıkarıp , “ Oh olsun , onlar da layıklarını buldular . “ diyerek İsrail’in katliamlarını mazur göstermeye çalışmak bence çok yanlıştır ve insanlık adına utanılacak bir davranıştır. Hiçbir bahane , bu insanlık dışı davranışları haklı gösteremez.

       Bizim bildiğimiz ve bugüne dek gördüğümüz savaşlar , hep ordular arasında olur.Savaşların da etik kuralları vardır. Ulusların orduları , askerler , silahlar aracılığıyla çatışır ve sonuca varılır. Biz , Filistin’de bunun tam tersini görmekteyiz. Bir ulusun askerleri , en modern silahlarla hedeflerindeki ulusun ordusuna değil , masum insanlarına, kadınlarına , çocuklarına , hatta okullarına , hastanelerine,  ibadethanelerine  saldırmakta ve ölümlere neden olmaktadır. Bu nasıl bir vicdandır , Bu nasıl bir devlet anlayışıdır ?  Yüce dinimiz İslamiyet , savaşta kadınların, çocukların, yaşlıların , sakatların ve din adamlarının öldürülmesini yasaklamıştır. Peygamber efendimiz de savaşlarda sivil halkın öldürülmemesi ,  canlarının ve mallarının koruma altına alınmasına azami derecede dikkat göstermiştir. Atalarımız da , savaş sırasında karşısındakinin gücünü kabul edip  teslim olan kişiye dokunulmamasını “ Aman diyene kılıç kalkmaz.” sözüyle ifade etmişlerdir.

        İkinci dünya savaşı yıllarında Hitler tarafından büyük bir soykırıma uğratılan Yahudi milleti şu sıralarda Filistinlileri soykırıma tabi tutmakta. O zamanlar Hitler yanlılarının “ Yahudilere ölüm ! “ sloganlarıyla yaptıkları katliamla , bugün İsrail’in “ Araplara , Filistinlilere ölüm !” sloganıyla yaptıkları soykırım birbiriyle örtüşmekte. Her ikisinde de amaç aynı. Masum insanlara bu dünyada yaşam hakkı tanımamak. Nefret söylemi ve kendini diğer ırklardan üstün görme paranoyası. Hitler’in yaptıklarını nasıl lanetliyorsak, o zamanın mağdurları olan Yahudilerin bugün zavallı masum insanlara yaptıklarını da nefretle kınıyoruz ve tüm ulusları , tüm insanları da bu insanlık dışı teröre karşı tavır almaya çağırıyoruz.

       Bizim inancımıza göre, yapılan hiçbir kötülük karşılıksız kalmaz. Ziya Paşa , bunu şu dizelerinde çok güzel ifade etmiştir :

       “ Zâlim  bir  zulme  giriftâr  olur  âhir
          Elbette olur  ev yıkanın hânesi virân. “    ( başkalarına zulmedenler, sonunda kendileri de zulme uğrarlar ; Ev yıkanın evini yıkarlar. ) 

Şu mübarek günlerde Cenab-ı Allah’a , şu masum insanlara yapılan zulmün ve katliamın cezasını en şiddetli biçimde vermesi için yalvarıyor ve can verenlere de rahmet diliyoruz.






      

14.7.14

Ölüme çıkarılan davetiye


ÖLÜME ÇIKARILAN DAVETİYE


Hayatım boyunca hiçbir zaman sigara bağımlısı olmadım. Bir dönem günde 8-10 adet kadar sigara tükettiğim olmuştur. Ancak, o dönemde de bir eğitimci olarak sigara içmeyi kendime yakıştıramıyordum. Okulun bahçesinde sigara içerken bir öğrenci yanıma yaklaşsa hemen elimdeki sigarayı avucumda saklıyor, onun karşısında sigara içmekten adeta utanıyordum. O dönemlerde kapalı mekanlarda da sigara içiliyordu. Bir kız öğrencimin sitemi hâlâ kulaklarımdadır. “Hocam, bir soru sormak için öğretmenler odasına giriyorum, sigara dumanından göz gözü görmüyor, dumanlar arasında sizi zor görüyorum.” Bilinçli bir öğrencinin bu sitemi üzerine söyleyecek bir söz bulamadım ve ona hak verdim.


     Sigara içtiğim dönemde de hep onu bir an önce bırakmayı düşünmüşümdür. Çünkü, ne kadar az tüketsem de onun sağlığıma zarar verdiğini hissediyordum. Uzun yıllar mide rahatsızlığı çekmiş ve bu yüzden sürekli tedavi olmuş biri olarak, sigaranın beni çok olumsuz etkilediğini somut bir şekilde görüyor ve huzursuz oluyordum. Zihinsel olarak bu meretten kurtulmaya kendimi hazırlamış olmama karşın nedense hep erteliyordum. O zamanlar Kadıköy Moda’da oturuyorduk. Kızım Esra, her zaman çok bilinçli, olgun bir genç olarak kötü alışkanlıklara karşıydı. Özellikle sigara onun hiç tahammül edemediği bir şeydi. Birçok kez bana sigarayı terk etmemi, onun sağlığımı olumsuz etkilediğini söylemişti. Esra liseye, Burak da Doğuş ilköğretim okuluna gidiyordu. Bir akşam, yemeğimizi hep birlikte yedikten sonra canım sigara içmek istedi. Sigara paketini bıraktığım yerde bulamayınca o sırada yakınımda olan Esra’ya paketi görüp görmediğini sordum. Görmediğini ve yerini de bilmediğini söyledi, yalnız bana cevap verirken yüzünde, yalan söylediğini çağrıştıran bir ifadeyi fark ettim. Paketi onun sakladığını anlayıp , “ Tamam kızım, vermek istediğin mesajı aldım; inşallah ilk fırsatta sigarayı bırakacağım, fakat şu anda canım bir sigara içmek istiyor. Lütfen sigaramı verir misin?” dedim. Kızım ısrarla sigaranın yerini bilmediğini ve veremeyeceğini söyleyince ben de sinirlenip öfkeyle dışarıya çıktım. Yakındaki bir bakkaldan bir paket sigara alıp bir tane yaktım. Sigarayı içip eve döndüm. Kapı zilini çaldım, karşımda ağzında bir sigara ile bana bakan kızımı görünce şaşırdım.” Bu da ne demek oluyor? “dediğimde aldığım cevap beni derinden etkiledi. Kızım, “Baba, bu sigara o kadar güzel bir şeyse bundan sonra ben de sigara içmeye karar verdim.” Henüz lise çağındaki kızımın bu güzel ve bilinçli davranışı üzerine ben de sigarayı bıraktım. O günden bugüne benim yaşamımda sigaranın hiç yeri yok. Daha doğrusu kızımın bu örnek davranışı, benim sağlığımı korumama yardımcı oldu.


     Rahmetli babam da uzun yıllar sigara bağımlısı olarak yaşadı. Günde iki pakete yakın sigara içerdi.  O zamanlar filtreli sigara da yoktu. Filtresiz Bafra ve Yenice sigaralarını içmekten parmakları ve bıyıkları sapsarı olmuştu. Terzi dükkanında ben de ona yardım ederken yoğun sigara dumanından rahatsız oluyor, adeta nefes almakta güçlük çekiyordum. Fakat, nasıl olduysa birden karar verip, iradesi sayesinde sigarayı terk etti.


   Bu yazımı yazmaktaki amacım, sigaranın zararları hakkında bilgi vermek, bu alışkanlığın hem kendi sağlığımıza, hem ekonomik yönden bütçemize ve  hem de çevremize ne gibi olumsuzlukları olduğunu anlatmak değil. Artık iletişim çağındayız. İnternette Google amcamız bizi her konuda bilgilendiriyor sağolsun. Ben, ülkemin insanlarını, gençlerimizi, çocuklarımızı ne kadar büyük bir tehlikenin beklediğini bir nebze olsun gözler önüne sermek istedim. Bu konuda fazla ayrıntıya da girmek istemiyorum.
  
 Yapılan istatistikler, gelişmiş ülkelerde sigara tüketiminin azaldığını, gelişmemiş ülkelerde ise arttığını ortaya koymakta. Ülkemizde son on yıl içinde sigara tüketimi % 52  oranında artmış. Bu oran bizi dünyada Pakistan’dan sonra 2. Sıraya yükseltmiş. Bu süratle devam edersek çok uzun sürmez Dünya birinciliğini elde ederiz. Bu başarımızla (!) ne kadar dövünsek azdır, diye düşünüyorum. Uygar uluslar, sigara tüketimini minimuma indirirken, biz bu konuda ne kadar ilkel ve geri kalmış bir toplum olduğumuzu ortaya koyuyoruz.

            Kızımız akademik kariyerini yurt dışında yaptığı  için bugüne dek birçok kez Şikago’ya  gittik. Ben genellikle gittiğim yerlerdeki insanları, onların davranışlarını, toplumsal ilişkileri gözler ve kendi ülkemin insanlarıyla karşılaştırırım. Amerika’da insanların sigara tüketimini en alt düzeye indirdiğini söyleyebilirim. Zaten kapalı yerlerde sigara içilmemesi kuralına harfiyen uyuyorlar. Evlerde de sigara içilmesi mümkün değil. Tavandaki sensör, sigara içildiğinde hemen devreye giriyor ve alarm çalıyor. Tabii çevredeki yangın telaşı, itfaiye ve polisin gelmesi ile ortalık bir anda karışıyor. Kızımın evinin karşısındaki Starbucks kafeye gidip kahvemizi yudumluyorduk. Oradaki yaşlı bir Türk’ten başka hiç kimse dışarı çıkıp sigara içmiyor, herkes kahvelerini yudumlayıp sohbet ediyor veya bilgisayarıyla meşgul oluyordu. Bazen ara sokaklarda zencilerin sigara içtiklerini görüyordum.

           Gelişmiş ülkelerin aksine benim ülkemde eğitim düzeyi yükseldikçe sigara içme oranı da yükselmekte. Görev yaptığım lise ve üniversitelerde kız ve erkek öğrencilerin çoğunun sigara bağımlısı olduğunu görüyordum. Bindiği son model lüks otomobilinin küllüğünü çıkarıp yola savuran eğitimli (!) öğrencilerimizle ne kadar gurur duysak azdır. Bir kız öğrencimi okula annesi son model cipiyle  getirirken okulun önüne kadar ikisinin ağzında da birer sigara yanıyordu. Gençler, bulundukları ortamda sigara ve alkol kullanımı konusunda birbirlerinden çok etkileniyorlar ve bu ortam onlarda alışkanlık haline dönüşüyor.

         Ben bir yandan eğitimci olmanın verdiği dürtü ve biraz da yaşlanmanın verdiği cesaretle son zamanlarda yolda sigara içen gençlere, öğrencilere müdahale etmeye, onları uyarmaya başladım. Sırtında forma, kolunda çanta ile okulun dışında sigara içen öğrencileri gördüğümde onları, sigaraları atmaları konusunda uyarıyorum. Bugüne kadar, genellikle gençler, ses tonum ve ciddiyetimden benim hoca olduğumu anlayıp sigaralarını söndürüyorlardı. Halbuki  bana  “Sen kim oluyorsun ve bize ne karışıyorsun?” deyip sigara içmeye devam etseler, yapılacak hiçbir şey kalmaz. Bu konuda geçtiğimiz günlerde başımdan geçen bir olayı sizlerle paylaşmak isterim. Oğlumun Kadıköy Moda’da oturduğu evden çıkıp çarşıya doğru yürüyordum. Caferağa Spor Salonunun önünden geçerken, yolun kenarında biri kız biri erkek iki genç sigara içiyorlardı. Kravatlı, formalı iki gencin öğrenci olduklarını anlayıp yanlarına yaklaştım ve “ Atın bakayım o sigaraları!” dedim. Erkek olan genç hayretle yüzüme bakıp , “Pardon, niçin atacakmışız?” diye cevap verince, ben “ Bir de öğrencisiniz. Uluorta  sigara içmek size hiç yakışıyor mu?” deyince gülerek ne cevap verse beğenirsiniz: “ Hocam, biz öğrenci değiliz. Tiyatrocuyuz. Burada ATV’nin okul dizisinde öğrenci rolü oynuyoruz.” Çok şaşırdığımı ve  bozulduğumu belli etmemeye çalışarak onlara : “ Olsun, çok gençsiniz. Yine de siz sigara içmeyin; ciğerlerinize yazık.” diyerek yanlarından ayrıldım. Demek ki neymiş, her sakallıyı deden sanmayacakmışsın.
        

 Maalesef ülkemizde yasak olmasına rağmen kapalı mekanlarda da sıklıkla sigara tüketiliyor. Türk insanı çok cesur olduğunu bu konuda da kanıtlıyor. Çevresindekilere aldırmadan sigaralarını tüttürüyor. Son günlerde sıklıkla gördüğüm bir şey de taksi ve minibüs şoförlerinin, toplu ulaşım araçlarında sigara içmek yasak olmasına rağmen, yaşlı,kadın, çocuk, hasta hiç umurunda olmadan sigara içmeleri. Birkaç kez uyarmaya çalıştım. “ Sen benim günde kaç saat çalıştığımı biliyor musun? Beğenmediysen hemen atla dışarı veya kendi arabanla git.” şeklinde küstahça cevaplar aldım. Beni en çok üzen ve endişelendiren de, minibüsteki yolcuların hiç ses çıkarmayıp beni yalnız bırakmaları. Nedense koyun gibi bir toplum olduk, meydanı magandalara, kaba ve küstah yaratıklara bırakıyoruz.
 Eskiden bizim toplumumuzda erkekler daha çok sigara içer, kadınlar ve genç kızlar pek içmezdi. Hele bayanların sokakta sigara içmeleri hiç görmediğimiz veya çok nadir rastladığımız hallerdi. Bunu kadın erkek eşitliği olarak değerlendirip “ Aman canım, ne olacak işte, erkek egemen toplum anlayışı. Erkek içerse normal, kadın içerse tuhaf. Olur mu böyle ?” diye düşünmeyin lütfen. Nedense bizim kültürümüzde alkol ve sigara tüketimi erkeğe yakıştırılır. Erkek rakı içip sarhoş olursa bu ona yakışır, ama kadının sarhoş halini düşünmek dahi korkunç. Benim tanıdığım özellikle kırsal kesimden ve eğitimsiz  bazı babalar var. Bunların  içki masasında minicik erkek çocuklarının eline rakı kadehi tutuşturup, bir de sigara verip fotoğraflarını çektiğine ve “ Maşallah benim arslanım koca adam olmuş!” diyerek gururla seyrettiklerine kaç kez şahit olmuşumdur. Ama son zamanlarda bu kültürümüzün giderek değiştiğini, artık bayanların da sokakta, kapalı mekanlarda gayet rahat sigara içtiklerini görüyoruz. Eeeee ne diyelim, kadın erkek eşitliği bu olsa gerek. Ben, hele hamile bayanların fosur fosur sigara içmelerine hiç tahammül edemiyorum. Bu nasıl bir annelik anlayışı? Bir insan, karnındaki yavruya bu vahşeti nasıl layık görebilir? Onun sağlığını nasıl böyle riske atabilir? Çocuk doğduktan sonra da hem anne ve hem de babanın sigaralarının esiri haline gelir. Bu insanoğlu bazen en korkunç yaratık haline dönüşebiliyor. Ne hakkınız var onları, çevrenizi zehirlemeye?


      İlk çağlardan günümüze insanoğlunu esir alan, ölümcül hastalıklara neden olan, bağımlı olduktan sonra kolay kolay terk edilemeyen sigara ile ilgili yazılıp söylenecek o kadar söz var ki.. Bu konuda anne ve babalara , biz eğitimcilere, medyaya, sağlıkçılara, tüm kurumlara büyük görevler düşüyor. Sabırla, inatla, umudumuzu yitirmeden çağımızın en korkunç iptilası olan sigara bağımlılığıyla mücadele edebilmeyi diliyorum. Yüce Allah’ın “ Eşref-i Mahlukat” olarak yarattığı insanoğlunun, aklını, mantığını ve iradesini kullanarak her türlü zararlı alışkanlıktan kurtulabileceğine inanıyorum.



30.6.14

Bu nasıl yardım anlayışı?


         BU NASIL YARDIM ANLAYIŞI?…
        Bugün Ramazanın ilk günü. Gece sahura kalkıp oruca niyetlendik. Yüce dinimiz İslam, paylaşmaya ve yardımlaşmaya büyük önem vermekte, varlıklı kişilerin yoksul ve kimsesizlere yardım etmelerini öngörmekte. Özellikle Ramazan ayının  bu yardımlar için çok önemli bir fırsat olduğu herkesçe bilinmekte.

        Geçen yıl Ramazan ayında medyadaki bir haberi izlerken çok etkilenmiş, adeta insanlığımdan utanmıştım. Bir ilimizdeki önemli bir kuruluş, yoksullara  yardım amacıyla Ramazan kolileri dağıtacağını duyurmuş, insanlar bir salonda toplanmış. Basın mensupları, kameralar, tüm medya orada yardımın dağıtılmasını görüntülemeye çalışıyorlar. Yardım yapan kurumun yetkilileri, yüzlerinde büyük bir gurur ifadesiyle gülümseyerek objektiflere poz veriyorlar. Zavallı yoksul insanlarımız, kadınlarımız, kameralara görüntü vermemek, tanınmamak için yüzlerini kapatıyor, bazıları masaların altına saklanmaya çalışıyorlar. Onların yüzlerindeki utanç ve mutsuzluk, kameralara ve fotoğraflara yansıyor. Kendi kişisel egolarını tatmin etmek için bu zavallı insanları kullanmak nasıl bir duygudur?

        Son yıllarda bu görüntüleri sık sık izler olduk. Hatırıma, geçtiğimiz yıl bir belediyemizce okulların açılışı münasebetiyle öğrencilere kalem,silgi,defter, çanta gibi okul malzemeleri dağıtma töreni geldi.Bu armağan paketlerini almak üzere anneleriyle belediye önünde toplanan yüzlerce çocuk, yaşanan  izdiham ve kargaşa nedeniyle perişan oluyor… Ağlayanlar, ezilip sakat kalma tehlikesi yaşayanlar, itişip kakışanlar… Bu kâbusu yaşayan insanlarımız, anneler, çocuklar, yaşamlarının ileriki dönemlerinde bir kalem, bir silgi için yaşadıkları travmayı, döktükleri gözyaşlarını mutlaka hatırlayacak ve belki de hiç unutmayacaklar.

        Ben, “ yoksullara yardım “ gibi çok hassas ve dikkatli olunması gereken bir konunun, böyle  insan onurunu incitici bir şekilde gerçekleştirilmesini ülkemize ve insanımıza yakıştıramıyorum. O görüntüleri izlerken ben de çok etkilenip acı çektim ve kendime şu soruları  sordum? Acaba bu yardımlar , yoksullara yardım gösterisine dönüştürülmeden, insanlar rencide edilmeden, onurları zedelenmeden yapılamaz mı? Bu yardım malzemeleri, dünya aleme, medya kuruluşlarına duyurulmadan, gizlilik içinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamaz mı? Sosyal devlet anlayışı bu değil midir?

      Geçmişten günümüze bizim kültürümüzde yoksullara yardımın çok önemli bir yeri olduğu yadsınamaz. Yüce dinimiz İslamiyet’in, yardım ve dayanışmaya verdiği önem de herkesçe bilinmekte. “ Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyen yüce peygamberimiz, bir başka hadisinde  “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmayacak.”  sözleriyle  yardımlarımızın gizli olması konusunda bizi uyarmakta. Ama günümüzde böyle mi? Bir elin verdiğini diğer elin görmesi bir yana, tüm dünya görüp duyuyor.

    Atalarımız, ihtiyacı olanlara, yoksullara gizlice yardım yapılması amacıyla “ Sadaka Taşı” nı icat etmişler. Eski İstanbul’da birçok semtte bu sadaka taşlarından vardı. İki metre kadar uzunluğu olan bu taşların üst kısımlarında çanağı andıran bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. Taş oldukça yüksekte olduğu için oraya uzanan kişinin para aldığı veya oraya para bıraktığı anlaşılmazdı. İhtiyacı olan kişiler, genellikle gece geç saatlerde  taşın yanına gelir, oradan ihtiyacı kadar parayı alır, gerisine dokunmazdı.

               Halk kültürümüzde önemli yeri olan efsanelerde de ak sakallı bir evliya, genellikle geceleri kimseye görünmeden , yoksul kişilerin kapısının önüne yardım torbasını bırakır. Sabahleyin kapısının önünde bu yardım torbasını gören bu kişi de  mutlu olur.

             Herkes görsün, işitsin, kendisini övsün diye yardım yapmak çok yanlış bir davranıştır, gerçek Müslümanlıkla bağdaşmaz. İnsanın kendisini göstermesi, egosunu tatmin etmesi değil, toplumun bir yarasına merhem olmak amaç olmalıdır. Asıl utanması gerekenler, maddi bakımdan yoksul olanlar değildir. Gerçek yoksulluk, merhametten, şefkatten, insani duygulardan yoksun olmaktır.

             Son dönemlerde insanların giderek bencilleştiğini, maddi değerleri her şeyin üstünde görüp, manevi değerlerden uzaklaştığını görmekteyiz . Halbuki toplumdaki tüm fertlerin en önemli görevlerinden biri, yoksul ve çaresizleri bulup, onların dertlerine çare olmaya çalışmak, acılarını dindirmek olmalıdır. Her toplumda varlıklı ve yoksul insanlar mutlaka bulunacaktır. Önemli olan, toplumdaki sosyal ve ekonomik farklılıkları çağdaş bir anlayışla gidermeye çalışmaktır.
 
 


Aziz Birinci     

18.3.14

Gaza geldik!

GAZA  GELDİK…..

         17 Aralık’tan bu yana ülkemizde önemli çalkantılar yaşanmakta. Hükümet yetkilileri ve aile bireyleriyle bazı işadamlarının dahil oldukları yolsuzluk ve rüşvet iddialarını tüm halkımızla birlikte izlemekteyiz. Gün geçmiyor ki ortaya birtakım tapeler, ses ve görüntü kayıtları çıkmasın. Seçimlere kısa bir süre kala bu iddialar yazılı ve görsel medyada , seçim meydanlarında geniş halk kitlelerine aktarılmakta.  Bu söylemlerden etkilenen toplum bireyleri de  ülkemizin birçok bölgesinde protesto gösterileri yaparak gerçeklerin bir an önce ortaya çıkarılmasını ve sorumluların cezalandırılmasını istemekte.


        Bundan birkaç gün önce evde eşimle akşam yemeğimizi yediğimiz sırada telefonumuz çaldı. Oğlumuz Burak Kadıköy’den arıyordu. Akşam işten dönüşünde eve girip dairenin kapısına geldiğinde demir kapının ve iç kapının kilitlerinin kırılıp içeriye girildiğini fark etmiş. İçeride odalardaki eşyalar hallaç pamuğu gibi ortalığa saçılmış. Oğlumun sesinde çok endişeli bir ton vardı. Kendisine, hemen yanına gideceğimizi söyledik ama Burak buna şiddetle karşı çıktı.” Kadıköy’de olaylar var. Polisle göstericiler çatışıyor. Burası çok karışık ve tehlikeli, sakın gelmeyin!” dedi. Ancak, baba yüreği, oğlumun durumunu görmek ve ona yardım  etmek için  Hatice’nin de karşı çıkmasına rağmen evden çıkıp dolmuşla Kadıköy’e gittim. Zaten araçların Söğütlüçeşme’den ileri gitmesine polis izin vermiyordu. Dolmuştan inip Altıyol’a doğru yürüdüm. Boğa heykelinin olduğu bölgede pek çok polis vardı. Buradaki göstericileri az önce biber gazı ve tazyikli su ile ara sokaklara doğru püskürtmüşler. Ortalık çok yoğun bir biber gazı kokusuyla kaplıydı. Bahariye tarafına yöneldim, fakat orada devrilen ve yakılan çöp arabaları nedeniyle ortalık yangın yerine dönmüştü. Oradan oğlumun yanına ulaşamayacağımı anlayıp geri döndüm. Altıyoldaki tüm polisler gaz maskesi takmışlardı. Aralarındaki sivil giyimli bir kişinin amirleri olduğunu tahmin edip yanına yaklaştım. Kendisine, oğlumun Caferağa spor salonunun karşısındaki evine hırsız girdiğini, bu nedenle onun yanına gitmek istediğimi söyledim. Bu isteğimi anlayışla karşıladı ve bana biraz riskli olmakla beraber gideceğim yolu tarif etti. Ben o yöne doğru giderken sokağın berisinde bir polis grubunun önünden geçip ara bir sokağa daldım. Fakat o anda arkamdaki polisler birden biber gazlarıyla hücuma geçtiler. Meğerse gittiğim yönde kalabalık bir protestocu grup varmış. Onların üzerine saldırdılar. Tabii ben arada kalıp ne yapacağımı, nereye kaçacağımı şaşırmıştım. Dumandan göz gözü görmüyordu. Nefesim daralmış, gözlerim kan çanağına dönmüştü. Neyseki polisler o grubu geriye püskürtüp tekrar eski yerlerine döndüler. Ben de dizlerimin üzerine çökmüş bekliyordum. Gruptaki bazı gençler yanıma gelip halimi sordular. Biri elindeki Talcit antiasit sıvısını rahatlatmak amacıyla gözlerime sıktı. Koluma girip beni biraz ileriye götürdüler. Gözlerim biraz rahatlayınca hemen Şifa hastanesinin önünden Burak’ın evine yürüdüm. Yukarı çıkıp kapıyı çaldım. Burak beni görünce çok kötü oldu.”Baba bu kargaşada niçin geldin? diye      sitem etti. Bir limonu kesip gözlerime sıktı. Bir süre sonra gözlerimin yanması biraz hafifledi. Dışarıda çatışmalar yer yer devam ediyordu. Bir ara polisten kaçanlar bizim apartmana dalıp kapıları çalarak sığınmak istediler fakat hiç kimse onlara kapı açmadı. Herkeste korku ve panik vardı.  Birkaç saat sonra ortalık yatışınca ben çevreyi gözleyerek evden çıktım ve eve döndüm. Hatice  de beni çok merak etmişti.


Bu olayları tetikleyen, Berkin Elvan adlı 15 yaşındaki bir çocuğun ölümüydü.  Gezi Parkı eylemlerinde polisin attığı gaz fişeği başına isabet eden Berkin, 269 gün komada kaldıktan sonra hastanede yaşamını yitirmişti. Berkin’in ölümü tüm Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde büyük yankı uyandırmış, geniş çaplı protesto gösterileri düzenlenmişti. Bu acı olayın ardından yine İstanbul’da bir protesto eylemi sırasında, askerden yeni dönen Burak Can Karamanoğlu adındaki 22 yaşındaki genç de kim tarafından ateşlendiği belirlenemeyen bir silahla vurularak öldürüldü. Her iki aile de çok büyük acılar yaşadı. Hepimizin içi yandı. Allah hiç kimseye evlat acısı göstermesin.


      Ülkemde bu olaylar yaşanırken, insanlar sokaklarda demokratik protesto haklarını kullanırken bazı siyasetçilerin, bu olaylardan kendilerine oy devşirme, çıkar sağlama çabaları da ülkesini seven ve onun geleceğiyle ilgili endişeler yaşayan birçok vatandaşımız gibi beni de çok üzmekte. 15 yaşında, hayatının baharında yaşamını yitirip ailesini tarifsiz acılar içinde bırakan Berkin’in, evden ekmek almak üzere çıkmadığı, başında poşu ile protesto eylemlerine katıldığı için öldürüldüğünü  söyleyerek eylemcilere polisin uyguladığı aşırı şiddeti haklı göstermeye çalışan bir mantığı aklım almıyor. Varsayalım ki o çocuk evden ekmek almak için değil, eylem yapmak için göstericilerin arasına katılmış olsun. Ben, bu çocuğu terörist olarak nitelendirip kınamak ve cezalandırmak yerine, bu kadar küçük yaşlarda ülke sorunlarına ve haksızlıklara karşı bilinçli ve duyarlı olduğundan dolayı kutlamak gerektiğini düşünüyorum. Özellikle ilk gençlik çağı çocukların, duygularını kontrol etmekte zorlandıkları, çevresindekilerin de etkisiyle kendilerinden beklenmeyecek aşırı fevri davranışlara yönelebilecekleri bir dönemdir. Belki bu yüzden bu dönem “Delikanlılık dönemi” olarak da adlandırılır. Aklıma üniversitede öğrenciyken yaşadığım bir olay geldi. 1970’li yıllardı. Kıbrıs’ta yaşanan olaylar, oradaki vatandaşlarımıza uygulanan şiddet nedeniyle çok kritik bir dönemi yaşıyorduk. Bu olayları protesto etmek ve tüm dünyaya birlikteliğimizi, kararlı tutumumuzu haykırmak amacıyla Taksim meydanında düzenlenen bir mitinge arkadaşlarımla katılmıştım. Yapılan konuşmalar, okunan şiirlerden sonra ellerimizde Türk bayraklarıyla Taksim’den Gümüşsuyu’na doğru sloganlar atarak ilerliyorduk. O sırada ben, sağımızdaki Alman konsolosluk binasının bahçe korkuluklarına aniden tırmanmaya başladım. Biraz yukarıya çıkınca elimdeki Türk bayrağının sopasıyla korkuluklardaki bir avizenin çamını kırıp bayrağı oraya astım. Görevini layıkıyla başarmış olmanın gururuyla korkuluklardan aşağıya inip tekrar yürüyüşe devam ettim. O anda konsolosluğun güvenlik görevlileri beni engellemek için bana şiddet uygulayabilirler, hatta orası kendi ülkelerinin toprağı sayıldığı için beni vurup öldürebilirlerdi. Gençlik  heyecanı ve toplum psikolojisi tüm bu tehlikeleri görmemi engellemişti.


        Ülkeyi yönetenler,  yurttaşların demokratik haklarını kullanmalarına engel olmamalı, kendilerinden farklı düşünenlere de saygı duymalıdır.Kibirlenmek, kendini başkalarından üstün görüp başkalarını aşağılamak şeytanlık ve kâfirlik alametidir.Gerçek Müslüman, tevazu sahibidir, alçak gönüllüdür. İnsanları bizimkiler, bizden olmayanlar diye ayıran siyaset adamlarının bulunduğu ülkelerin  geleceği karanlık olur. Tanzimat sanatçımız Ahmet Mithat Efendi’nin şu sözü ne kadar doğru: “Siyasetçiden aydın olmaz; çünkü onların hepsi bir fikre angaje.”  Siyasetçilerimiz, yöneticilerimiz sadece kendi çocuklarını değil, hiçbir ayrım gözetmeden tüm çocukları sevmeli ve onların yaşam haklarına saygı göstermelidir. Şunu herkes iyi bellemelidir ki insanı sevmek, parayı sevmekten daha güzel ve kutsaldır. Bazılarına kol kanat gerip sınırsız haklar tanımak, bazılarına hiçbir hak tanımamak ve onları ötekileştirmek uygar ve demokratik bir ülkeye yakışmaz.



  Evet, Aziz Hoca gerçekten gaza geldi. Bu duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak beni biraz olsun rahatlattı. Bu vesile ile herkese gazsız, bol güneşli ve huzurlu günler diliyorum.

1.3.14

Arkadaşım Eşek

ARKADAŞIM EŞŞEK….
           Son günlerde atasözlerimizle ilgili bir araştırma  yaparken dikkatimi çeken bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Geçmiş çağlardan günümüze Türklerin yaşamında hayvanların önemli ölçüde yer aldığını görmekteyiz. Destanlarda, hikâye ve masallarda, atasözleri ve deyimlerimizde  hayvanlar, ya kutsal varlık  ya da sembol olarak yer almakta. Bunlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz: Aslan; mitolojide  yiğitliğin, güç ve kudretin simgesi; kurt ise  korkusuzluğun, cesaretin simgesi. Ergenekon destanında Türk toplumuna yol gösteren, onun özgür bir ulus olmasını sağlayan mitolojik bir kahraman olan kurt, Türk’ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder. Kartal da özgürlüğün ve gücün yanı sıra adaletin sembolü ilahi bir varlık olarak kabul edilen ve her zaman hayranlık duyulan bir hayvandır. Örnekleri çoğaltmak mümkün; ancak burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Yukarıda zikrettiğimiz hayvanlar ve benzerleri hep yüceltilip kutsallaştırılmakta, onlara benzetilmek insanlar için bir onur ve iftihar vesilesi olmakta. “ Aslan gibi..” , “ Aslan yürekli” , “ Aslan sütü emmiş” , “ Aslan kesilmek” gibi örnekler bu hayvana toplumumuzda ne denli değer verildiğinin göstergesi.

             Latince adı equus asinus olan ve Türkçede merkep de denen eşek, atgiller familyasından tek parmaklı bir hayvandır. Asırlar öncesinden günümüze dek insanlara binek hayvanı ve yük taşıma aracı olarak hizmet veren eşeğin, Türk insanının ve köylüsünün yaşamında da önemli bir yeri vardır.   Bir tutam ot karşılığında en ağır yüklerin taşıtıldığı, en zor işlerin yaptırıldığı eşek, bizim kültürümüzde çok önemli bir yer işgal eder. Eşekle ilgili pek çok atasözü ve deyimimiz var; fakat bunların çoğunluğu hakaret, aşağılama amacıyla oluşturulmuş. Bunlardan bazıları şunlar: “ Eşek hoşaftan ne anlar?” , “Tahsil cehaleti alır, eşeklik bâki kalır.” , “Eşeğe söz, kokmuşa tuz hayretmez.” , “Eşeği saldım çayıra, Mevlâm kayıra.” , “Eşeği bağlasan durmaz.”  “Bir daha yaparsam eşeğim.” , “Adam ol baban gibi, eşek olma!” , “Attan inip eşeğe binmek.” , “Eşek olsa anlar.” , “Eşeğin kulağına su kaçırmak.” , “ Eşek yerine koymak.” , “ Sen eşek olursan, semer vuracak çok olur.” , “ Eşek mi anırıyor? ”….. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sanırım yukarıda verdiğim örneklerde bir husus dikkatinizi çekmiştir. Eşek, geçmişten günümüze insanlar arasında hep küçük görülmüş, aşağılanmış, hakaret aracı olarak görülmüş. Öteden beri halkımız bazı hayvanları yüceltip göklere çıkarırken, eşeklere karşı bir nefret söylemi geliştirmiş. Birisine “ Aslan gibi adam!” dediğinizde  o kişi bu söz karşısında gurur duyup kabına sığamaz, çok mutlu olur. Sakın ha “ Eşek gibi adam!” sözü sakın ağzınızdan çıkmasın. Karşınızdaki kişi bu sözü hakaret olarak kabul edip size her türlü kötülüğü yapabilir. Ben bu görüşe katılmıyorum. Eşek örneği, aşağılama, hor görme amacıyla değil, iltifat ve yüceltme amacıyla kullanılmalı, diye düşünüyorum. Eşek, insanlar için çalışsın, çabalasın, yüklerini taşısın, su değirmenlerinden su çıkartsın, karşılığında ödüllendirilmek yerine dayaklarını yesin, çoğu kez bir tutam ot bile çok görülsün, aşağılansın. Haktan reva mı bu?  Peki ya aslan, kaplan ne yapmış insanlar için? Dağlarda başıboş dolaşmış, kendinden güçsüzlere saldırıp parçalayarak yemiş. Sonra da çalımından geçilmemiş. Onun şöhreti, yüceliği nereden geliyor? Zayıfları, güçsüzleri parçalayıp yok edişinden mi? Gücünü, zayıfları, güçsüzleri yaşatmak yerine onları sindirip yok etmek amacıyla kullanan bu hayvan, nasıl oluyor da bu denli üstün görülüyor? Bu nasıl bir değer yargısı? Bir türlü aklım, havsalam almıyor.

           Eşekler, attan önce insanoğlunun hizmetinde kullanılan, yük taşımaya çok elverişli, sabırlı, kanaatkâr ve tahammüllü hayvanlar olarak tanınır.  Zorla veya korkutarak bir iş yaptırmaya kalkıldığında eşek, kendini koruma dürtüsü ile bu işi yapmamak için direnir. Bu onun en doğal hakkıdır. Bu tepki insanoğlunun işine gelmediği için “Eşek inadı” sözü ortaya atılmıştır. Bu denli sabırlı bir yaratığa hiçbir itiraz hakkı tanımayıp onu inatçılıkla suçlamak insanlığa sığmaz. İnatçılık konusunda hiçbir canlı insanlarla yarışamaz. Özellikle bunun somut örnekleri bazı politikacılardır.

            “Eşek şakası” sözünün de nereden kaynaklandığını anlamış değilim. Bazı densiz insanların birbirlerine yaptıkları kaba, çirkin, incitici şaka ve esprilere niçin bu ad verilmiş? Bugüne dek şaka yapan hiçbir eşek görülmemiştir. Bütün ömrünü ağır yükler altında ciddi biçimde çalışarak geçiren zavallı eşeğin şaka yapmaya zamanı mı vardır? Zavallı hayvanın sırtına yükledikleri yetmiyormuş gibi  insanların yaptıkları şakaların da ona mal edilmesi bu ciddi yaratıklara yapılan büyük haksızlık değil midir?


  Yapılan araştırmalar sonunda eşeklerin oldukça zeki, dikkatli , arkadaş canlısı ve öğrenmeye meraklı olduğu anlaşılmış. Eşek, bir gittiği yolu asla unutmaz. Giderken yolda bir çukura bassa, bir sonraki gidişinde asla bu çukura bir daha düşmez, yolunu değiştirir. Bu yüzden deve katarlarının önüne rehber olarak eşekler konur. Bu da onun ne kadar güçlü hafızası olduğunu gösterir.

   Eserlerinde hak, adalet, doğruluk temalarını yenilikçi bir anlayışla işleyen Tanzimat sanatçımız Ziya Paşa’nın pek çok dizesi özlü söz olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu yazımı kaleme alırken kızımın gönderdiği bir maildeki Ziya Paşa’nın beyitlerini tekrar okurken dikkatimi çekti.  Ziya Paşa da toplumdaki genel kanaatten etkilenmiş olmalı ki, “ Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma ; Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir.” (Aslı kötü kişilere üniforma, süslü ve gösterişli kıyafetler soyluluk vermez; eşeğe altın işlemeli semer de vursanız eşek  yine eşektir.) dizelerinde aslı kötü, seviyesiz, cahil insanlara örnek verirken eşeği kullanmış. Bu örnek de bende eşeğe yapılmış bir haksızlık  izlenimi uyandırdı. Ziya Paşa belki de eşeğin dış görünüşünden etkilenip onu örnek göstermiş olabilir; ancak dünyamızda dış görünüşü itibariyle hiç de göze hoş gelmeyen bazı hayvanların da övülüp yüceltildiğini görmekteyiz. Fil, leylek, saksağan, bazı kedi cinsleri ve bazı balık türleri bunlara örnek verilebilir. Halbuki eşeğe dikkatle baktığınızda iri ve parlak çok güzel gözleri olduğunu görürsünüz.Bu yüzden yurdumuzun bazı yörelerinde aşıklar,sevgililerini “Eşek gözlüm” sözleriyle yüceltirlermiş. Şayet eşeğin sesi bazılarına hoş gelmiyorsa bu da onu aşağılamamız, adını kötüye çıkarmamız için geçerli bir neden değil. Aslanın kükremesi çok mu güzel, insana ürperti veriyor. Bazı hayvanların korkunç sesleri yanında eşeğin çift notalı anırması insana melodi gibi gelmeli. Ayrıca eşek, dört ayağıyla yere sağlam basarak dengeli yürür. Biz insanlar gibi sık sık dengesini kaybedip düşmez.

  Eşek, iş konusunda çok sabırlıdır. Üzerine ne kadar yük yüklerseniz yükleyin sesini çıkarmaz. Karnı aç mı, yorgun mu hiç düşünmeden onu yola sürün; o yükünü taşımaya devam eder. Aslında ben eşeklerle, gece gündüz demeden çok zor şartlarda evinin geçimini sağlamak, evine ekmek götürmek için alın teri döken emekçiler arasında benzerlik ve bağ olduğuna inanıyorum. İnsanın alın terine, emeğine saygı duymayanlar, kendi çıkarları için bu insanları acımasızca çalıştırır ve onları her zaman hor görüp aşağılarlar.   Eşek gibi çalışan bu emekçilerin de  onurlu bir biçimde, insanca bir yaşam sürmeleri en doğal hakları değil midir?

    Öteden beri toplumumuzda beden gücü ile canla başla çalışan emekçiler küçük görülmüş, sen hamalsın, sen amelesin, sen kapıcısın, sen köylüsün denerek aşağılanmış. İnsanlara hizmet için alın teri döken, namusuyla çalışan kişiler, insanları sömürerek, yalan dolanla kendilerine ve ailelerine haksız kazanç sağlayarak lüks bir yaşam süren varlıklı kişilerden daha değerli ve saygın olmalı.

      Eşeklere rüşvet vererek hiçbir iş yaptıramazsınız. Çünkü eşekler dürüsttür, rüşvetten anlamaz. Bugüne dek eşeklerin savaş çıkarıp en modern silahlarla genç-yaşlı, kadın-erkek, çoluk çocuk demeden ölümlere neden oldukları hiç görülmemiştir. Hiçbir eşek, eşine şiddet uygulamaz, aksine ona sevgiyle yaklaşır. Eşekler çıkarları için takiye[1] yaparak karşısındakini aldatmaz, dış görünüşü ile içi aynıdır. Şöyle çevremize baktığımızda dünyada yaşanan tüm kötülüklerin temelinde insanlar olduğunu görebiliriz. Pasteur’un şu sözü ne kadar anlamlı: “İnsanları tanıdıkça köpeğimi daha çok seviyorum.”

     Doğayı ve tüm canlıları çok seven ve şarkılarında bu sevgisini dile getiren rahmetli Barış Manço’nun “Arkadaşım Eşşek” şarkısı bizi çocukluk anılarımıza götürüyor ve duygulandırıyor. Yaban tayları, çilli horoz, kediler, sarıkız, minik buzağı, kuzular, oğlaklar ve daha niceleri belleğimizde canlanıyor. Gerçekten eşeklere sevgiyle yaklaşıp onun alnını, yelesini veya sırtını okşadığınızda çok mutlu olur ve tatlı bakışlarla size adeta gülümser. Ben bu duyguları Silivri’nin Seymen köyünde bir çiftçinin eşeğini severken bizzat yaşadım.

   Ben inanıyorum ki insanlar, emeğe ve emekçilerin haklarına gereken saygıyı gösterip hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm  canlılara sevgi ve saygıyla yaklaştıkları takdirde dünya daha yaşanabilir hale gelecektir.

    Bu vesileyle buradan tüm alın teri dökenlere ve eşeklere selam gönderiyorum.


   Dr. Aziz BİRİNCİ





[1] Takiye: Gerçek inanç ve düşüncelerini gizleyip kendini olduğundan farklı göstermek.

27.1.14

Ölümlerde yeniden doğmak


ÖLÜMLERDE YENİDEN DOĞMAK


Acı ve tatlı anılarıyla koca bir yılı daha geride bıraktık. Günler o kadar çabuk geçiyor ki, Ocak ayının da yarısına ermişiz. Aramızdan ayrılanlar, aramıza katılanlarla kederle mutluluğu bir arada yaşadığımız 2013 yılının bizi en derinden etkileyen olayı, hiç şüphesiz ki biricik annemizi ahırete yolcu etmemizdi. Onun aramızdan ayrılışı tüm sevenlerini çok üzmüştü. Bir gün hasta yatağında elleri ellerimde, bana gülümseyerek :”Oğlum, benim yaradanıma kavuşacağım günler yakın. Ben Allahıma çok şükür, bunca yıl yaşadım. Şimdi ona kavuşacağım. Sakın ben öldüğümde çok üzülüp ağlamayın. Mukadderat bu. Herkes gibi ben de geldiğim yere gideceğim. Bunu kabullenin.” demişti. Adeta Hakk’ın rahmetine kavuşacağını hissediyor ve bunu bekliyordu.

       Canımız annemizi Pendik Tavşantepe’deki aile mezarlığımıza, babamızın yanına defnetmiştik. Aradan aylar geçti, her fırsatta onu ve onunla yaşadıklarımızı hatırlayıp hüzünleniyoruz. Geçen yılın son günlerinde, anne ve babamızın yattığı mezarı onartmaya karar verdik. Bu vesile ile ben birkaç kez mezarlığa gidip oradaki mezarcı ve yetkililerle görüştüm. Tabii her gidişimde mezarlıkta dolaşıyor, annemle babamın kabri başında onlarla konuşuyor, onlara dualar ediyordum.

     Öteden beri mezarlıklar bende karmaşık duygular uyandırmıştır. Çocukluğumuzda, mahallemizde biri öldüğü zaman, bazen biz de tabutun arkasından cemaatle mezarlığa gider, orada dua eden, ağlayan insanları meraklı ve endişeli bakışlarla, çoğu kez de korkarak izlerdik. Yaşımız ilerledikçe bu korku, yerini ölümü insanoğlunun Hakk’ın rahmetine kavuşması ve kaçınılmaz bir son olarak kabullenme duygusuna bıraktı. Cenâbı Hak, Âli İmrân suresinde “ Külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani her nefis (canlı)  ölümü tadacaktır” diyor. Her canlının hayatında karşılaşacağı bir gerçekti ölüm ve bir gün mutlaka bizi de bulacaktı.

     Anne babamı ziyaretimde soğuk bir kış günüydü. Mezarlık ıpıssızdı; kimsecikler yoktu. Mezarın yanındaki  servi ağacının yanında oturdum; dualar ettim. Anne ve babamla geçirdiğimiz günler, yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. İçim ürperdi. Hüzünlenmiştim. Gökyüzünde  güneş, bulutların arasından ışıklarını göndermiş, bu ışıklar mezarların mermerlerinden yansıyarak adeta bir nur gibi tekrar göğe doğru yükseliyordu. Bu sırada yandaki küçücük bir mezarın üstündeki yazı dikkatimi çekti. “ …. Ailesinin biricik ikizleri burada yatıyor.” Anne babalarının gözbebekleri, ne umutlarla dünyaya getirilen bu yavrucaklar, henüz bir yaşlarına erişmeden kara toprağa karışmışlardı. Aklıma Lübnanlı şair Halil Cibran’ın “ Ölüm, anne memesindeki bebeğe, yaşlı bir kişiden daha uzak değildir.” sözleri geldi. Nitekim başka bir gün yine mezarlıkta yürürken çevremdeki mezarlardaki yazıları okuyorum. 18 yaşında trafik kazasında yaşamını yitiren bir gencin mezar taşında “Henüz hayatının baharında yitirdiğimiz oğlumuzun ruhuna fatiha!” yazısını okuyunca insanın içi bir tuhaf oluyor. Genç yaşta hayata veda eden bu ana kuzusu, bana Yunus Emre’nin dizelerini hatırlatıyor:     “Yanar içim, göynür özüm ; Yiğit iken ölenlere..”

        Ölümle ne zaman, nasıl, kaç yaşında ve nerede karşılaşacağımızı bilmemenin çaresizliğini “Otuz Beş Yaş” şiirinde dile getiren Cahit Sıtkı Tarancı, ölümü adeta bir uyku kadar doğal karşılıyor:

     'Neylersin Ölüm herkesin başında
     Uyudun uyanamadın olacak
     Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında
     Bir namazlık saltanatın olacak
     Taht misâli o musalla taşında…'

Bu dizeler bana babamla annemin ölümlerini hatırlattı. Gerçekten tüm çocuklarının da şahit olduğu gibi her ikisi de adeta uyur gibi, yüzlerinde hiçbir ıstırap ifadesi olmadan ruhlarını teslim ettiler. Hatta annem uyuyor mu yoksa öldü mü, anlayamadığımız için stetoskopla kalp atışlarını dinleyip bir süre sonra hiç tepki vermeyince öldüğüne kanaat getirdik. Yüzünde hafif bir gülümseme ile bizlere veda etti.

          İnsanoğlu ölüm gerçeğini ve ondan kaçmanın mümkün olmadığını bildiği halde sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bu geçici dünyaya hırsla sarılmakta. Elinde olan nimetlerle yetinmeyip hep daha fazlasını istemekte. Daha çok mal, daha çok para… isteklerin ardı arkası kesilmiyor. Öbür dünyaya hiçbir şey götüremeyeceğimizi bildiğimiz halde dünya nimetleri için çaba sarf ediyoruz. Kanuni Sultan Süleyman, vasiyetinde : ”Ben ölünce elimi tabutun dışında bırakın ki halk görsün. Sultan Süleyman bile öbür dünyaya bir şey götüremedi; eli boş gitti, desinler.” sözleriyle dünya malının, paranın ne kadar önemsiz olduğunu vurgulamıyor mu?

  Bazen düşünüyorum da, iyi ki insanoğlu er veya geç, bir gün mutlaka öleceğini, dünyaya veda edeceğini, hiçbir gücün ölüme engel olamayacağını biliyor. Şayet bunun aksi olup da hiç ölmeyeceğine, sonsuza dek yaşayacağına inansaydı o zaman bu dünyanın hali nice olurdu? Öleceğini bildiği halde bunca hırs, kin, nefret ve düşmanlık ile dolu olan insanoğlu, ölümsüz olduğuna inansaydı o zaman neler olabileceğini düşünmek dahi istemiyorum.

     Aslında peygamberimizin bir hadisinde ifade ettiği gibi bu mezarlar ve onların hatırlattığı ölüm, en güzel nasihattir insanlara. Bir düşünürün bu konudaki düşüncelerine katılmamak mümkün değil: “Özgürlüğün kıymetini anlamak için git, hapishanelere bak; sağlığın kıymetini bilmek için git, hastaneleri gör; hayatın kıymetini anlayıp şükretmek için mezarlıkları ziyaret et.”
        
                          Gerçekten mezarlar, insanlar için çok somut bir ibret görüntüsüdür. Çevremde birçok mezar var. Hepsinde genç, yaşlı, kadın, erkek insanlar yatmakta. Kim bilir onların da bu dünyadan daha ne çok beklentileri, gerçekleştirmeyi düşündükleri umutları vardı. Ancak, onlar da her canlı gibi bu umutlarını gerçekleştiremeden ölümü tatmışlar, ebedi yolculuğa yelken açmışlardı.

      Ünlü şairimiz Yahya Kemal de ölümü, geri dönüşü olmayan sonsuz bir yolculuğa benzettiği şiirinde:   “ Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;  Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.” dizeleriyle insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini kabulleniyor. Mezarın, bu yolculukta son durak, son uğrak yeri olduğunu ifade eden şair; “ Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden; Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.” diyerek bu muammaya kendince bir cevap bulup kendini avutmaya çalışıyor.

     Çok sevdiği eşi Fatma Hanım’ın vefatı üzerine Abdülhak Hamid de ölüm, yaşam, kabir konularında kafasını kurcalayan sorulara cevap bulamamanın verdiği çaresizlikle Allah’a isyan derecesine varan duygu yoğunluğu yaşamış; ancak insan aklının ölümün sırları karşısında aciz kaldığını görüp teselliyi yine Allah’a sığınmakta bulur :

             “ Makber, sonudur dekâyıkın bu ; Bir sırr-ı garîbi Hâlık’ın bu
               Bedbaht o hakikat anlaşılmaz; Şânın bu, cihanda lâyıkın bu.” dizeleriyle Allah’a olan inancını
 dile getirerek onun affına sığınır.

      Montaigne: “ Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır.” sözleriyle ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızın önemli olduğunu vurgulamak istemiş. Gerçekten öyle insanlar vardır ki, kısacık ömürlerinde ülkelerine ve tüm insanlığa hayırlı hizmetlerde bulunmuşlar ve bu davranışlarından ötürü herkes tarafından hayırla yad edilmiş ve öldükten sonra da insanların gönüllerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Yine öyle insanlar da vardır ki , uzun süren yaşamları boyunca hem kendileri hem de çevresindekiler için hiçbir yararlı iş yapmamış, hiçbir güzelliği paylaşmamışlardır. Biyolojik olarak yaşayan; ancak insani niteliklerden nasibini almamış bu kişilerin, bir ölüden ne farkları olabilir ki?

        Yazıma başlarken bu kadar uzun ve hacimli olacağını hiç düşünmemiştim. Fakat ölüm ve yaşam gibi metafizik bir konuda insan ister istemez bir duygu ve düşünce yoğunluğu yaşıyor. Yılların eğitimcisi olmanın verdiği bir ilhamla belki biraz fazla didaktik ve öğüt verici bir yazı olmuş olabilir; fakat ben aile mezarlığımızdan yola çıkarak bu konudaki samimi düşüncelerimi paylaşmaya çalıştım. Görüş ve düşüncelerimi paylaşmayan, eleştiren olursa onlara da saygı duyarım.
    Öldükten sonra ardımızda iyi bir ad bırakmak ve hayırla yad edilmek için tüm canlıları sevelim, acısıyla tatlısıyla yaşamı diğer insanlarla paylaşalım.                                                                                                       
         Yazımı tasavvuf şiirimizin usta ozanı Yunus Emre’nin bir dörtlüğüyle sonlandırmak istiyorum;                      

   'Gelin tanış olalım; 
   İşi kolay kılalım                                                              
   Sevelim, sevilelim;
   Dünya kimseye kalmaz.'



Dr. Aziz Birinci