27.1.14

Ölümlerde yeniden doğmak


ÖLÜMLERDE YENİDEN DOĞMAK


Acı ve tatlı anılarıyla koca bir yılı daha geride bıraktık. Günler o kadar çabuk geçiyor ki, Ocak ayının da yarısına ermişiz. Aramızdan ayrılanlar, aramıza katılanlarla kederle mutluluğu bir arada yaşadığımız 2013 yılının bizi en derinden etkileyen olayı, hiç şüphesiz ki biricik annemizi ahırete yolcu etmemizdi. Onun aramızdan ayrılışı tüm sevenlerini çok üzmüştü. Bir gün hasta yatağında elleri ellerimde, bana gülümseyerek :”Oğlum, benim yaradanıma kavuşacağım günler yakın. Ben Allahıma çok şükür, bunca yıl yaşadım. Şimdi ona kavuşacağım. Sakın ben öldüğümde çok üzülüp ağlamayın. Mukadderat bu. Herkes gibi ben de geldiğim yere gideceğim. Bunu kabullenin.” demişti. Adeta Hakk’ın rahmetine kavuşacağını hissediyor ve bunu bekliyordu.

       Canımız annemizi Pendik Tavşantepe’deki aile mezarlığımıza, babamızın yanına defnetmiştik. Aradan aylar geçti, her fırsatta onu ve onunla yaşadıklarımızı hatırlayıp hüzünleniyoruz. Geçen yılın son günlerinde, anne ve babamızın yattığı mezarı onartmaya karar verdik. Bu vesile ile ben birkaç kez mezarlığa gidip oradaki mezarcı ve yetkililerle görüştüm. Tabii her gidişimde mezarlıkta dolaşıyor, annemle babamın kabri başında onlarla konuşuyor, onlara dualar ediyordum.

     Öteden beri mezarlıklar bende karmaşık duygular uyandırmıştır. Çocukluğumuzda, mahallemizde biri öldüğü zaman, bazen biz de tabutun arkasından cemaatle mezarlığa gider, orada dua eden, ağlayan insanları meraklı ve endişeli bakışlarla, çoğu kez de korkarak izlerdik. Yaşımız ilerledikçe bu korku, yerini ölümü insanoğlunun Hakk’ın rahmetine kavuşması ve kaçınılmaz bir son olarak kabullenme duygusuna bıraktı. Cenâbı Hak, Âli İmrân suresinde “ Külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani her nefis (canlı)  ölümü tadacaktır” diyor. Her canlının hayatında karşılaşacağı bir gerçekti ölüm ve bir gün mutlaka bizi de bulacaktı.

     Anne babamı ziyaretimde soğuk bir kış günüydü. Mezarlık ıpıssızdı; kimsecikler yoktu. Mezarın yanındaki  servi ağacının yanında oturdum; dualar ettim. Anne ve babamla geçirdiğimiz günler, yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. İçim ürperdi. Hüzünlenmiştim. Gökyüzünde  güneş, bulutların arasından ışıklarını göndermiş, bu ışıklar mezarların mermerlerinden yansıyarak adeta bir nur gibi tekrar göğe doğru yükseliyordu. Bu sırada yandaki küçücük bir mezarın üstündeki yazı dikkatimi çekti. “ …. Ailesinin biricik ikizleri burada yatıyor.” Anne babalarının gözbebekleri, ne umutlarla dünyaya getirilen bu yavrucaklar, henüz bir yaşlarına erişmeden kara toprağa karışmışlardı. Aklıma Lübnanlı şair Halil Cibran’ın “ Ölüm, anne memesindeki bebeğe, yaşlı bir kişiden daha uzak değildir.” sözleri geldi. Nitekim başka bir gün yine mezarlıkta yürürken çevremdeki mezarlardaki yazıları okuyorum. 18 yaşında trafik kazasında yaşamını yitiren bir gencin mezar taşında “Henüz hayatının baharında yitirdiğimiz oğlumuzun ruhuna fatiha!” yazısını okuyunca insanın içi bir tuhaf oluyor. Genç yaşta hayata veda eden bu ana kuzusu, bana Yunus Emre’nin dizelerini hatırlatıyor:     “Yanar içim, göynür özüm ; Yiğit iken ölenlere..”

        Ölümle ne zaman, nasıl, kaç yaşında ve nerede karşılaşacağımızı bilmemenin çaresizliğini “Otuz Beş Yaş” şiirinde dile getiren Cahit Sıtkı Tarancı, ölümü adeta bir uyku kadar doğal karşılıyor:

     'Neylersin Ölüm herkesin başında
     Uyudun uyanamadın olacak
     Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında
     Bir namazlık saltanatın olacak
     Taht misâli o musalla taşında…'

Bu dizeler bana babamla annemin ölümlerini hatırlattı. Gerçekten tüm çocuklarının da şahit olduğu gibi her ikisi de adeta uyur gibi, yüzlerinde hiçbir ıstırap ifadesi olmadan ruhlarını teslim ettiler. Hatta annem uyuyor mu yoksa öldü mü, anlayamadığımız için stetoskopla kalp atışlarını dinleyip bir süre sonra hiç tepki vermeyince öldüğüne kanaat getirdik. Yüzünde hafif bir gülümseme ile bizlere veda etti.

          İnsanoğlu ölüm gerçeğini ve ondan kaçmanın mümkün olmadığını bildiği halde sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bu geçici dünyaya hırsla sarılmakta. Elinde olan nimetlerle yetinmeyip hep daha fazlasını istemekte. Daha çok mal, daha çok para… isteklerin ardı arkası kesilmiyor. Öbür dünyaya hiçbir şey götüremeyeceğimizi bildiğimiz halde dünya nimetleri için çaba sarf ediyoruz. Kanuni Sultan Süleyman, vasiyetinde : ”Ben ölünce elimi tabutun dışında bırakın ki halk görsün. Sultan Süleyman bile öbür dünyaya bir şey götüremedi; eli boş gitti, desinler.” sözleriyle dünya malının, paranın ne kadar önemsiz olduğunu vurgulamıyor mu?

  Bazen düşünüyorum da, iyi ki insanoğlu er veya geç, bir gün mutlaka öleceğini, dünyaya veda edeceğini, hiçbir gücün ölüme engel olamayacağını biliyor. Şayet bunun aksi olup da hiç ölmeyeceğine, sonsuza dek yaşayacağına inansaydı o zaman bu dünyanın hali nice olurdu? Öleceğini bildiği halde bunca hırs, kin, nefret ve düşmanlık ile dolu olan insanoğlu, ölümsüz olduğuna inansaydı o zaman neler olabileceğini düşünmek dahi istemiyorum.

     Aslında peygamberimizin bir hadisinde ifade ettiği gibi bu mezarlar ve onların hatırlattığı ölüm, en güzel nasihattir insanlara. Bir düşünürün bu konudaki düşüncelerine katılmamak mümkün değil: “Özgürlüğün kıymetini anlamak için git, hapishanelere bak; sağlığın kıymetini bilmek için git, hastaneleri gör; hayatın kıymetini anlayıp şükretmek için mezarlıkları ziyaret et.”
        
                          Gerçekten mezarlar, insanlar için çok somut bir ibret görüntüsüdür. Çevremde birçok mezar var. Hepsinde genç, yaşlı, kadın, erkek insanlar yatmakta. Kim bilir onların da bu dünyadan daha ne çok beklentileri, gerçekleştirmeyi düşündükleri umutları vardı. Ancak, onlar da her canlı gibi bu umutlarını gerçekleştiremeden ölümü tatmışlar, ebedi yolculuğa yelken açmışlardı.

      Ünlü şairimiz Yahya Kemal de ölümü, geri dönüşü olmayan sonsuz bir yolculuğa benzettiği şiirinde:   “ Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;  Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.” dizeleriyle insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini kabulleniyor. Mezarın, bu yolculukta son durak, son uğrak yeri olduğunu ifade eden şair; “ Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden; Birçok seneler geçti dönen yok seferinden.” diyerek bu muammaya kendince bir cevap bulup kendini avutmaya çalışıyor.

     Çok sevdiği eşi Fatma Hanım’ın vefatı üzerine Abdülhak Hamid de ölüm, yaşam, kabir konularında kafasını kurcalayan sorulara cevap bulamamanın verdiği çaresizlikle Allah’a isyan derecesine varan duygu yoğunluğu yaşamış; ancak insan aklının ölümün sırları karşısında aciz kaldığını görüp teselliyi yine Allah’a sığınmakta bulur :

             “ Makber, sonudur dekâyıkın bu ; Bir sırr-ı garîbi Hâlık’ın bu
               Bedbaht o hakikat anlaşılmaz; Şânın bu, cihanda lâyıkın bu.” dizeleriyle Allah’a olan inancını
 dile getirerek onun affına sığınır.

      Montaigne: “ Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır.” sözleriyle ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızın önemli olduğunu vurgulamak istemiş. Gerçekten öyle insanlar vardır ki, kısacık ömürlerinde ülkelerine ve tüm insanlığa hayırlı hizmetlerde bulunmuşlar ve bu davranışlarından ötürü herkes tarafından hayırla yad edilmiş ve öldükten sonra da insanların gönüllerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Yine öyle insanlar da vardır ki , uzun süren yaşamları boyunca hem kendileri hem de çevresindekiler için hiçbir yararlı iş yapmamış, hiçbir güzelliği paylaşmamışlardır. Biyolojik olarak yaşayan; ancak insani niteliklerden nasibini almamış bu kişilerin, bir ölüden ne farkları olabilir ki?

        Yazıma başlarken bu kadar uzun ve hacimli olacağını hiç düşünmemiştim. Fakat ölüm ve yaşam gibi metafizik bir konuda insan ister istemez bir duygu ve düşünce yoğunluğu yaşıyor. Yılların eğitimcisi olmanın verdiği bir ilhamla belki biraz fazla didaktik ve öğüt verici bir yazı olmuş olabilir; fakat ben aile mezarlığımızdan yola çıkarak bu konudaki samimi düşüncelerimi paylaşmaya çalıştım. Görüş ve düşüncelerimi paylaşmayan, eleştiren olursa onlara da saygı duyarım.
    Öldükten sonra ardımızda iyi bir ad bırakmak ve hayırla yad edilmek için tüm canlıları sevelim, acısıyla tatlısıyla yaşamı diğer insanlarla paylaşalım.                                                                                                       
         Yazımı tasavvuf şiirimizin usta ozanı Yunus Emre’nin bir dörtlüğüyle sonlandırmak istiyorum;                      

   'Gelin tanış olalım; 
   İşi kolay kılalım                                                              
   Sevelim, sevilelim;
   Dünya kimseye kalmaz.'



Dr. Aziz Birinci






18.10.13

BAYRAM GELMİŞ NEYİME...



BAYRAM GELMİŞ NEYİME…
Ozanımız,annesinden ayrılışını ne kadar acılı bir ifade ile dile getirmiş:
Geceler yârim oldu,    Anam anam garibem
Ağlamak kârım oldu ,  Anam anam garibem
Bayram gelmiş neyime,   Anam anam garibem
Kan damlar yüreğime ,   Anam anam garibem…
         Bugün Kurban bayramının bir önceki günü,yani arefe. Yarın bayram. Ancak bu bayram içimde bir hüzün ve bir burukluk var.Sabah erken kalkıp bayram namazını kıldıktan sonra büyük bir coşkuyla koşup ellerini öptüğümüz annemiz yok artık. Onsuz ilk bayramımız .En son,geçen Ramazan bayramında onunla bayramlaşmış,ellerini,yanaklarını öpüp sohbet etmiştik. Bayram sonrası canımız annemizi Hakkın rahmetine uğurlamıştık.Allaha şükür,evlatlarının kollarında dualarla Cenabı hakka kavuştu.
        Her Kurban bayramında annemiz çok mutlu olurdu. Çocuklarının yanında tekbirlerle kurban kesilirken o dikkatle takip eder,bazen kasaplara talimatlar verir,işkembenin,kellenin,ayakların özenle kesilip parçalanmasına nezaret ederdi.Sonra hep birlikte bir yandan sohbet edilir,bir yandan da  kurban etinden  hazırlanan kavurma keyifle yenirdi.
         Zaman her şeyi unutturur,derler.Aksine zaman geçtikçe annemizin yokluğu beni daha derinden etkiliyor. Çünkü onunla paylaştığımız o kadar çok hatıra var ki. Her fırsatta onu hatırlayıp hüzünleniyorum. Geçenlerde İstanbul Üniversitesi’nin önünde Karabük’ten bir komşumuzun beyi ile karşılaştık.Bana tekrar başsağlığı diledi.”Müzeyyen Teyze sadece sizin anneniz değildi.O tüm komşularının,hepimizin annesi idi.Onu unutmamız mümkün değil.” sözleri beni çok duygulandırdı. Gerçekten Müzeyyen hanım,sadece bizim değil,onu tanıyan herkesin,tüm komşularının gözdesiydi. Annemiz,engin bir hoşgörüye sahip yüreği,en hırçın,geçimsiz insanları bile sakinleştiren alçakgönüllülüğü ile her zaman çevresine mutluluk parıltıları saçmış bir melekti. İnsanların dert ortağı,sorunlarını sakin bir şekilde çözmeye çalışan akıl hocası idi. Aynı zamanda mahallelinin terzisi idi.Onlara ve çocuklarına giysiler diker,yoksul olanlardan hiç para almazdı.Bazılarının bahçelerinde yetiştirdikleri sebze ve meyvelerle yaptığı işi takas eder,bu suretle aile bütçemize katkıda bulunurdu. Çünkü sekiz çocuğun yiyecek,giyecek ve okul masraflarını sadece babamın iğne ucu ile kazandığı paralarla karşılamak mümkün değildi. Evimizden kilometrelerce uzakta kurulan pazarlara gidip oradan elindeki ağır yüklerle yürüyerek evine dönen ,evimizde su olmadığı için  çamaşırlarımızı dere kenarına götürüp orada kayalara vurarak yıkayan (Çamaşır,bulaşık makinesi,deterjan vb. hakgetire),sonra evin ihtiyacı olan suyu da dereden bidonlara doldurup taşıyan annemi ve onun emeklerini  unutabilir miyiz?
         Rahmetli babamız,çok disiplinli,otoriter,kendince kuralları olan bir kişiydi. Annem ve tüm çocukları,onun tüm dediklerine hiç itiraz etmeden uymak zorundaydı.Beni çok derinden etkileyen ve bu yüzden hiç unutmadığım bir anım geldi aklıma.Babam,benim okuldan çıktıktan sonra onun terzi dükkanına gidip yardı etmemi isterdi. Ben de buna çoğunlukla uyardım;ancak bir gün arkadaşlarımla oyuna dalıp dükkana gitmemişim.Babam büyük bir öfke ile eve gelip bana bağırarak beni, evimizin yanındaki kömürlüğe hapsetti.Kömürlüğün kapısını da üzerime kilitleyip  önüne koyduğu sandalyeye oturarak sigarasını içmeye başladı.Ben kömürlükte karanlıkta panikle bağırarak ağlıyordum. Anneciğim benim ağlamamı duyunca babama görünmeden kömürlüğün arka tarafındaki pencereye gelip bana seslendi.Ben hemen koştum,annem küçük pencereden beni güçlükle çıkarıp eve kaçırdı. Sonra da babamı sakinleştirdi. Çocuktur,hata yapar,affet,deyip onu yumuşattı. Bu örnekten de anlaşıldığı üzere annemiz her zaman bizim babamızla aramızda bir uzlaştırıcı görevi üstlenmişti. İlk bakışta babam her zaman ailenin tek hakimi,evin direği gibi görünse de,arka planda hep onu yönlendiren,sorunların çözümünde fikirler üretip uygulayan annemizdi.
         Canım annemiz çok iyi niyetli, insanları incitmekten,kırmaktan çok sakınan bir kişiydi.Onun, çevresinde çok sevilip sayılmasında bu niteliğinin çok büyük önemi vardı. O,gelinleri ve damatlarına da her zaman büyük bir sevgi ile yaklaşmış,onları incitmekten her zaman sakınmıştı. Bu yönüyle de o, ideal bir kayın valide örneğiydi. Aynı şekilde, dünürleriyle de her zaman çok iyi ilişkiler içinde olmuştu.
          Annemin,unutamadığım ve benim çocukluk anılarımda çok özel bir yer tutan bir özelliği de hayvanlara karşı aşırı ilgi ve sevgisiydi. Gerek Karabük’te,gerekse Maltepe’de evlerimizin bahçesindeki kümeslerde tavuklar,horoz ve ördekler hiç eksik olmazdı.Doğal olarak bizim çocukluğumuz da o sevimli hayvanlarla oynayarak ve birçok güzellikleri paylaşarak geçmişti. Onca yoğun işinin arasında onları besler,onlarla ilgilenirdi.Bunun yanı sıra keçi bile beslemişti. Annemin keçisi Esra’mın da çok yakın dostuydu.O zamanlar yemyeşil çayır ve ağaçlık olan evimizin çevresinde Esra,keçisini otlatırdı. Keçi sütü,çocuklarımızın en gözde gıdalarındandı. Annem,hayvanlarıyla zaman zaman konuşur,onları şımartırdı.
        Müzeyyen Hanım,çocuklarının yetişmesinde,eğitiminde de çok büyük sorumluluklar üstlenmişti. Onların dersleriyle ilgilenir, öğretmenleriyle görüşmeler yaparak gelişmelerini takip ederdi. Hiç unutmuyorum,Karabük Demir Çelik Lisesinde öğrenciyken benim bir veli toplantıma yetişmek için  yağmurlu bir günde telaşla okuluma giderken yokuşta kayıp düşmüş ve kolu kırılmıştı. Onun hakkını ödeyebilir miyiz?
        Annemizin en önemli özelliklerinden biri de, çocukları arasında hiçbir zaman ayrım gözetmemesi,hepsine karşı çok sevecen,çok şefkatli yaklaşması idi. Bazen, ”Anne, en çok hangi çocuğunu seviyorsun?” diye sorduğumuzda, “ Hepinizi…” diyerek bu soruyu geçiştirirdi. Şakayla karışık,” Anne,şu küçük kızın da biraz şımarık ve inatçı?” ,veya “ Şu oğlun da biraz fazla hırçın ve yaramaz.” dediğimizde yine “ Siz onlara bakmayın,onlar daha henüz küçükler,göreceksiniz onlar da çok iyi olacaklar.” diyerek hiçbir çocuğuna toz kondurtmazdı.
         Annemiz,yaşamı boyunca her türlü gereksiz harcamadan kaçınmış,tutumlu bir insan olarak çocuklarına yani bizlere örnek olmuştu. Evine gelenlere bir şeyler ikram etmek için çırpınır,evde ikram edecek bir şeyler olmamasından çok korkardı. Yine onun çok unutulmaz hasletlerinden biri de, kimseye yük olmak istememesiydi. Son günlerinde ona hizmet etmek üzere tuttuğumuz Mihriban Hanım’a ikide birde “ Kızım,senin hakkını nasıl ödeyeceğim.” der,onun :”Anneciğim,siz benim hakkımı veriyorsunuz.” sözlerine ,”hayır, Allah razı olsun,sen bana çok hizmet ediyorsun,hakkını helal et.” diye karşılık verirdi. Her hafta banyosunu yaptırırken bize de : “Bana çok hizmet ettiniz,hakkınızı helal edin.” Derdi. Onun bizim için yaptığı fedakarlıkların yanında bizimkilerin sözü mü olur? Lütfen anneciğim,sen bize hakkını helal et.Biz ne yapsak senin hakkını ödeyemeyiz. Ancak,yapacağımız hayırlı işler, yardıma muhtaçlara yapacağımız yardımlar ve yetiştirdiğimiz hayırlı evlatlarla ona layık olmaya ,onun hayır defterine katkıda bulunmaya çalışabiliriz.
         Anneciğimizle ilgili hatıralarımızı, duygu ve düşüncelerimizi anlatmaya kalksak bir roman olur.Ben sadece onu kaybedişimiz sonrası ilk bayram arefesinde duygularımı dile getirmeye çalıştım.Biz, onun evlatları olarak birlikteliğimizi,sevgi ve saygımızı bundan sonra da sürdürerek onun adını sonsuza dek yaşatacağımıza inanıyorum.
     Gittin gideli boş kaldı yerin,
     Sıcak kollarını,şefkatini özledik anne…                                                                                                    
     Ruhun şâd olsun,mekânın cennet olsun,
     Hakkını helâl et anne….                                                                                            
                                                                                                                        Aziz Birinci

Not: Bugün bayramın birinci günüydü. Kardeşler olarak Adil’in Gebze’deki fabrikasının bahçesinde yine ortak kurbanımızı kestik. Allah kabul eder inşallah. Ama,yazımın başlangıcında belirttiğim gibi,bu bayram gerçekten biraz hüzünlü geçti. Kurbanın kesilişinde,parçalara ayrılmasında annemin o bilgiç tavrını,kasapları yönlendirişini aramadık desek yalan söylemiş oluruz.Ne söylesek faydasız.Şu acı gerçeği kabullenmek zorundayız. Artık annemiz aramızda değil ve hayat da devam ediyor. Dualarımız hep onunla… İnşallah mekânı cennet olur.

16.9.13

Güzel bir Cumartesi


Sabah kalkıp Hatice ile kahvaltı yaptıktan sonra onu eczaneye uğurladım.Bilgisayarımın başına geçip maillerime ve günün haberlerine göz attıktan sonra Ekim ayı başında Uluslar arası Türkoloji Kongresinde sunacağım bildirinin son düzeltmelerini yapıp toparladım.Biraz da kitap okudum.Hava da oldukça güzel olduğu için dışarı çıkıp biraz dolaşma ihtiyacı hissettim.Yolda yürürken birden karşımdaki bir duyuru dikkatimi çekti,14-15 Eylül tarihlerinde Göztepe Özgürlük Parkında Urfa ilimizin tanıtım günleri varmış. Öteden beri bu tanıtım günleri hep ilgimi çekmiştir. Ülkemizin gidip göremediğimiz yörelerinin çeşitli etkinliklerle tanıtıldığı bu özel günler benim açımdan çok anlamlı olmakta. Ben de hemen karar verip evimizden pek uzakta olmayan Göztepe Parkı’na doğru yöneldim. Oraya vardığımda ilk olarak burnuma kebap kokuları geldi. İnsanlar sıra sıra ızgara kebap yapılan yerlerde bekleşiyorlardı.Yöresel yemekler ve tatlıların  yanı sıra el işlemeleri dikkat çekiyordu. Orada bir hanımın yaptığı bazlamanın kokusuna dayanamayıp bir tane aldım. Bazlamacı hanımı dikkatle inceledim. Altmış yaşlarında tam bir Anadolu kadını.Yüzündeki ifade ve çizgilerden  onun ne zor şartlarda bugünlere eriştiğini tahmin etmek mümkün. İnsan bir an için kendini Anadolu’nun bir şehrinde hissediyor.Esmer tenli,kara yağız insanlar, Urfa  yöresine özel şive ile konuşuyorlar.Davranışları gayet doğal ve samimi. Ben keyifle çevremi izlerken birden bir davul zurna sesiyle irkildim. Davul zurna eşliğinde birkaç kişi omuz omuza o yörenin halkoyunlarını oynamaya başladılar.Onları gören diğerleri de hemen aralarına katılıp oyuna eşlik etmeye başladılar.Hepsinin yüzlerinde büyük bir mutluluk ve coşku vardı.Birden aralarına yaşlı bir bayan turistin katılarak onların oyununa eşlik etmesi hem beni,hem de çevredekileri çok mutlu etti. Bu görüntü beni nedense çok duygulandırdı.İşte benim insanım bu. Etnik kökeni,inancı ne olursa olsun hepsi ortak bir kültürde birleşip kaynaşıyor.Kadını erkeği,genci yaşlısı gönül birliği ederek eğlenebiliyor.Birileri de bu birlikteliğimizi,dostluğumuzu bozup , türlü nifak tohumlarıyla bu güzel insanları birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Sen şusun,sen busun,diyerek sevgi ve dostluk bağlarımızı koparmaya çalışıyorlar.Bu oyunlara gelmemek,aramızdaki bağları daha da güçlendirmek hepimize düşen en önemli görevlerden.


   Bu duygu ve düşüncelerle Urfa tanıtım etkinliklerinden ayrıldım. Cenabı Allah’tan,bu milletin fertleri arasındaki dostluk ve muhabbeti arttırmasını niyaz ettim.



10.4.13

Bir Başkadır Benim Memleketlim




  BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETLİM…
              
                   Bazen düşünüyorum da kafamı karıştıran şu sorunun cevabını bir türlü bulamıyorum: Acaba benim ülkem kadar insan hayatının ucuz olduğu,insan hayatına değer verilmeyen başka bir ülke var mıdır? Zaman zaman medyadan bazı haberleri okuyup izlediğimizde,acaba gülsem mi , yoksa ağlasam mı,diye ikilemde kaldığımız durumlarla sık sık karşılaşmaktayız.Bu inanılması güç olaylardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Aygaz tüpünün gaz kaçırıp kaçırmadığını çakmakla kontrol etmeye çalışırken tüpün patlaması sonucu ölüm. (Zonguldak-Ereğli)
Midesine kaçan sineği öldürmek için ağzına sheltox sıkan kişinin ölümü.(İstanbul-Sultanbeyli)
TEM otoyolunda alkollü olarak seyreden araçtaki beş kişinin,radyoda çalmaya başlayan oyun havasından etkilenip aracı sağa çekerek otoyolda göbek atmaları sonucu üçünün ölümü,diğerlerinin ağır yaralanması.(Adapazarı-Hendek)
Minibüsün içinde ısınmak amacıyla mangal yakan kişinin,gaz zehirlenmesi sonucu ölümü.(Kastamonu)
Yolda yürürken başına mermi düşmesi sonucu ölüm.(İstanbul İstiklal caddesinde bir üniversite öğrencisi)
Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısındaki taşı çıkarmak için ayağını silkeleyen kişiyi elektrik çarptığını sanan başka bir kişinin,cereyan akımından kurtarmak amacıyla kafasına kürekle vurup öldürmesi.(Rize,Ardeşen,Tunca köyü)
Bizim berberlerimize has bir hareket olan,tıraş ettiği kişinin boynunu rahatlatmak amacıyla sağa sola hızla çevirme sonucu küt diye boynu kırılan müşterinin,berber koltuğunda Hakk’ın rahmetine kavuşması. (Erzurum)
Bunlar,bireysel vakalar,bunlara çok sık karşılaşıp,adeta alıştığımız vakaları da ekleyebiliriz:
Yaz aylarında genellikle Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde aşırı sıcaktan korunmak amacıyla dama çıkıp uyudukları evlerinin damından düşmek suretiyle ölen insanlarımız,
Şofben zehirlenmeleri sonucu,banyo yaparken ölen insanlarımız,
Kış aylarında doğalgaz havalandırma menfezini kapatıp,doğalgaz zehirlenmesi sonucu ölümler,
Kurban bayramlarında kaçan koç veya boğayı yakalamaya çalışırken,boynuzlanma sonucu ölümler. (Ülkemizde bazıları bayramın  mutluluk ve coşkusunu yaşarken bazıları ölümün soğuk yüzüyle tanışmanın talihsizliğini tadıyorlar.)
Lodos nedeniyle,kömür sobasından çıkan gazın geri tepmesi üzerine karbonmonoksit gazından zehirlenme suretiyle ölümler.(Lodoslu havalarda meteoroloji uzmanlarının sık sık uyarmalarına ve daha önce yaşanan acı olaylara rağmen)
Daha önceki bir yazımda da değindiğim bir hususu burada da zikretmeden geçemeyeceğim.Benim ülkemde maalesef  çocuklar,gençler,genç yaşlı pek çok  masum insan kaza kurşunu (Ne demekse) ile canını kaybediyor,yaşama veda ediyor.Düğünlerde,kazanılan bir maç sonrası galibiyet kutlamalarında,asker uğurlamalarında benim vatandaşım mutluluk ve coşkusunu rastgele çevresine ateş ederek gösterir.Tabii bunun doğal sonucu olarak da zavallı masum insanlarımız can veriyorlar.Bu nasıl bir mantıktır ki,benim mutluluğum başkalarının mutsuz olmasına,hayatların sönmesine yol açıyor.
Bu satırları kaleme alırken,televizyon haberlerinde spiker,Almanya ve Fransa’da Türk ailelerin oturduğu apartmanlarda yangınlar çıktığını ve bu yangınlarda ölenler olduğunu duyuruyordu.Bu  da yine sıklıkla yaşanan bir olay.Tamam,bazı faşist düşünceli Neo-Nazi fanatik Almanların da bu işlerde parmağı olduğu kesin;ancak bizim insanımızın da bu konuda ihmalleri aşikar.Niçin Almanların,Fransızların oturdukları evlerde bu kadar sıklıkla bu olaylar yaşanmıyor?
İnsanın aklına bazı sorular ister istemez takılıyor.Acaba araçların freni niye patlar? Bu olay neden sadece bizim ülkemizde yaşanmakta ve her yıl onlarca insanın ölmesine veya yaralanmasına neden olmakta? Sebebi gayet açık.Bizde araçların gereken bakımları zamanında ve gerektiği şekilde yapılmamakta.Hatta pek çok araç,bakım zamanı geldiğinde bakıma girmeden,girmiş gibi gösterilerek evrak düzenlenmekte.Sonuç ortada:Bir hiç uğruna yaşamlarını yitiren,sakat kalan insanlar.                 
   Maalesef ülkemizde her yıl pek çok insan,inanılmaz nedenlerle yok yere,pisi pisine canından oluyor,acılar yaşanıyor. Yaşanan bu ölümlerin nedenini düşünüyorum da aklım karışıyor,bir türlü işin içinden çıkamıyorum.Kural tanımazlık,adam sendecilik,kadercilik,aymazlık…
Geçenlerde evin ihtiyaçları için semtimizde pazartesi günleri kurulan pazara gitmiştim. Pazarda dolaşırken birden önüme çıkan uzun boylu  genç bir adam, elindeki kocaman bıçağı yüzüme doğru uzattı. Ben,şaşkın bir biçimde ne olduğunu anlamaya çalışırken,bıçağın ucundaki minik peyniri fark ettim.Adam,benim korktuğumu anlamış olacak ki,”Abi korkma,bu peyniri tadar mısın?” deyip bıçağı tekrar bana uzattı.  İşte benim insanım bu.
Bazı insanları,yaptıkları hatalarla ilgili olarak uyarmaya,bilgilendirmeye kalktığınızda alacağınız cevaplar üç aşağı,beş yukarı aynıdır: Bize bir şey olmaz abi,Acı patlıcanı kırağı çalmaz, Atın ölümü arpadan olsun…
Kutsal Ramazan ayında akşam vakti iftara yetişebilmek için aracını çılgınca süren insanlar bizim ülkemizde… Eski model aracının arka camına “Tek Rakibim THY” yazarak kendini uçak pilotu zanneden insanlar bizde… Aracına “Allah Korusun” yazıp her türlü kuralı ihlal eden ve kendisinin ve aracındakilerin canlarını Allah’a emanet eden insanlar da bizde…
Bizim insanımız kadercidir.Başına gelenleri “Takdir-i İlâhi” (Allah’ın takdiri) diyerek kabullenir.Halbuki yüce Allah,insanoğluna,diğer canlılardan farklı olarak “akıl” denilen nimeti vermiştir ki insanoğlu aklını kullanarak onun emaneti olan canını koruyabilsin.
Biz her zaman,”Bir başkadır benim memleketim” der,ülkemizle,insanlarımızla gurur duyarız.Ancak,ülkesini seven pek çok kişi gibi beni de rahatsız eden bu konuda duygularımı paylaşmak ihtiyacı duydum. Çünkü,”Her an başımıza acaba ne gelebilir?” diye düşünüp potansiyel bir kurban konumunda yaşamak hiç de kolay değil doğrusu. Ne zaman,nereden,nasıl geleceğini bilemediğimiz ölümün korkusu insanın içini karartıyor.Halbuki yaşamak,hayatın güzelliklerini sevdikleriyle paylaşmak ne kadar güzel!

7.2.13

Suriye dramı

-->
SURİYE  DRAMI
İki yılı aşkın bir süredir komşumuz Suriye’de iç karışıklık ve çatışmalar sürüyor.Buna savaş demeye dilim varmıyor. Savaşlar genellikle düzenli ordular arasında olur. Burada ise ordular arasında bir savaş söz konusu değil. İktidarı ellerinde bulunduran Beşar Esad yanlıları ile muhalifler kendi yurtlarında kendi kardeşleri ile çatışıyorlar. Rusya ve İran, Esad yanlılarını destekleyip onlara silah yardımı yaparken,öte yanda ABD , Fransa,İngiltere ise muhaliflerin yanında yer alıyorlar. Şu bir gerçek ki ortada beynelmilel emperyalist güçlerin çıkar çatışması var.Geçtiğimiz yıllarda Irak’ta ve Mısır’da Batılı sömürgeci devletler ve ABD’nin ortak çabalarıyla iktidarlar devrilmiş,pek çok insan canlarını kaybetmiş,atılan bombalarla şehirler harabeye dönmüştü. Bu ülkelerde değişen ne oldu? Halk huzura ve özgürlüğe kavuştu mu? Kesinlikle hayır. Yine karışıklık,yine çatışmalar,yine parçalanıp yok olan insanlar.  

Suriye’de insanlar tanklarla,uçaklardan atılan bombalarla,en modern silahlarla vahşice öldürülüyor. Şu ana kadar devam eden şiddet olaylarında ölenlerin sayısı 30 bini aşmış. Yangın,bir ülkeyi tamamen sarıyor,alevler her yanı kuşatıyor ve tüm insanlık,bu korkunç tablo karşısında aciz kalıyor.Demokrasi ve insan hakları Suriye’de ayaklar altına alınıyor. Göstermelik bazı barış çabaları da sonuç olumlu sonuç vermiyor.
Bir an için geçmişe dönüp,okullarda derslerde bize öğretilenleri hatırlıyorum. Birleşmiş Milletler teşkilatı,tüm dünyada milletler arasındaki anlaşmazlıkları sona erdiren,uluslar arası barışı sağlayan,insan haklarını her bağlamda koruyan bir kuruluş olarak bize tanıtılmıştı. Son yıllarda dünyada ve Suriye’de yaşananları gördükten sonra bize öğretilenlerin hepsinin yalan olduğunu bizzat yaşayarak anlıyorum.Suriye’de Birleşmiş Milletler ilkeleri ve uluslar arası yasalar hiçe sayılıyor.
Gün geçmiyor ki medyada Suriye’de yaşanan dramla ilgili görüntülerle karşılaşmayalım.Yakılıp yıkılan evlerinin enkazı arasında gözleri yaşlı,çaresiz biçimde yakınlarını arayanlar, yerde cansız yatan yavrusuna sarılıp ağlayan ana babalar,çukurlara atılmış cesetler,yıkılan yuvalar.Suriye ordusuna bağlı uçakların Halep Üniversitesine düzenlediği bombalı saldırıda,aralarında kadınların da bulunduğu 65 kişi yaşamını yitiriyor.200’e yakın kişi de yaralanıyor.Bir ilim yuvasında,okumaktan başka hiçbir amaçları olmayan gencecik insanlar hunharca katlediliyor. Halep’te 82 kişi, elleri arkadan bağlanarak idam edilip ırmağa atılıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Her gün bu olaylara yenileri ekleniyor.


Suriye’de yaşanan olayların hepsi içler acısı,hepsi beni çok derinden etkiliyor;ancak oradaki çocukların dramı dayanılacak gibi değil.Resmi kaynaklardan alınan bilgilere göre,olayların başladığı 18 Mart 2011 tarihinden bu yana yaşanan çatışmalarda 4360 çocuk öldürüldü.Çocuklar silah altına alınıp göz göre göre ölüme gönderiliyor,canlı kalkan olarak kullanılıyor,cinsel taciz ve işkenceye maruz bırakılıyor.Modern silahların hedefindeki zavallı çocukların,kadınların,yaşlıların günahı ne? Çocukların yüzlerindeki korku ve dehşeti görmek,insanın yüreğini parçalıyor. Halbuki onlar saf,onlar masum,onlar savaşın vahşetinden habersiz…Onlar aç,susuz,çıplak,çaresiz bir biçimde ağlaşırken, bazı egemen devletler Ortadoğu’da oluşturdukları kurtlar sofrasından ne kadar pay koparabileceklerini hesaplıyorlar.
Bu satırları kaleme alırken büyük usta Nazım Hikmet’in,Hiroşima’ya atılan atom bombası ile ilgili dizeleri hatırıma geliyor. Bugün yaşananlarla ne kadar benzeşiyor değil mi?

          Saçlarım tutuştu önce,
          Gözlerim yandı,kavruldu,
          Bir avuç kül oluverdim,
          Külüm havaya savruldu,
          Benim sizden kendim için
          Hiçbir şey istediğim yok,
          Şeker bile yiyemez ki
          Kağıt gibi yanan çocuk.
          Çalıyorum kapınızı,
          Teyze,amca bir imza ver,
          Çocuklar öldürülmesin,
          Şeker de yiyebilsinler…

       
  Suriye’deki çatışmalar nedeniyle ülkelerinden kaçan insanlar komşu ülkelere sığınıyorlar.Son verilere göre bu mültecilerin sayısı 500 bini aştı. Türkiye’ye sığınanlar ise 200 bin civarında. Can korkusuyla yuvalarını,kıymetli eşyalarını terk edip,yanlarına aldıkları birkaç giysi ve yiyecekleriyle ülkemize sığınan bu insanların günahı ne? Havaların soğumasıyla barındıkları çadırlarda çok zor şartlarda yaşam mücadelesi veren,kadın,erkek,yaşlı,çocuk bu insanlar açlık ve bulaşıcı hastalık tehlikesiyle karşı karşıya.Çocuklar, kuyruklarda titreşerek bir kap yemek için saatlerce bekleşiyorlar…

      Siz hiç çadırda yaşadınız mı? Çadır yaşamının zorluklarını bilir misiniz? Ben yaşadım.Henüz çocuktum.Karabük Yeşil Mahalle’de bahçe içinde bir evimiz vardı. Bir gün,aniden heyelan oldu. Evimizin önünden itibaren toprak kitlesi çok aşağıdaki dereye doğru kayarak bazı binaların yıkılmasına neden oldu.Hepimiz korku içindeydik.Bizim ev de her an bu afetten etkilenebilir,hepimizin yaşamı tehlikeye düşebilirdi.Kaymakamlık ve belediye yetkilileri, mahalle sakinleri olarak bizi Dereevler mahallesinde Kızılay tarafından kurulan çadırlara naklettiler.Biz,on kişilik aile,bize tahsis edilen iki çadıra taşıdığımız birkaç zorunlu eşyalarımızla yaşamaya (buna yaşam denirse) başladık.Geceleri yerde yatıyor,soğuktan üşüyorduk.Şartlar çok kötüydü ve her an bir bulaşıcı hastalığa yakalanabilirdik.Bu konuda fazla ayrıntıya girip sözü uzatmayacağım.Siz neler yaşadığımızı tahmin edersiniz sanırım.O kabus gibi günleri hatırladıkça içim ürperiyor ve şu andaki halimize şükrediyorum.Tehlike geçince tekrar evlerimize yerleştik.
Çadır yaşamını bizzat yaşamış bir kişi olarak Suriyeli mültecileri daha iyi anlıyorum.Onların yüzlerindeki çaresizliği,umutsuzluğu daha iyi okuyabiliyorum ve bazı kesimlerin,bu çaresiz insanlarla ilgili düşünce ve eleştirilerine çok üzülüyorum.Lütfen biraz empati kuralım.Yani kendimizi onların yerine koyalım.Allah korusun,ülkemizde çatışmalar çıkmış,evlerimiz barklarımız bombalanıp harap edilmiş.Yakınlarımızdan bazılarını kaybetmişiz.Ölüm korkusu içinde en yakın ülkeye sığınmışız.Oradaki insanlar,yetkililer bize sırtlarını dönseler,bizi kaderimizle baş başa bıraksalar ne düşünürüz? Lütfen,biraz gerçekçi olalım,”Düşmez kalkmaz bir Allah”diye bir atasözümüz vardır. İnşallah Allah,bize Suriyeli kardeşlerimizin yaşadıkları sıkıntıları yaşatmaz.Ha,onlar hata yapmaz mı,onların içinde kendilerine yapılan yardımları satıp çıkar sağlayan insanlar yok mudur? Tabii ki olabilir. Onların da kusurları,bencillikleri olabilir,ancak umutlarını büyük ölçüde yitirmiş bu insanların içinde bulundukları ruh hallerini çok iyi değerlendirip  onları kaderleriyle baş başa bırakmamalıyız . En önemlisi,çocukların,yaşlıların,hastaların hatırı için onlara sırtımızı dönmemeliyiz.İçinde bulundukları şartları düşünüp onlara yardım elimizi uzatmalıyız.İnsan onurunu ve insan yaşamını korumak zorundayız.
Ünlü İngiliz şairi John Donne,bir şiirinde ne güzel ifade etmiş:
Hiç kimse ıssız bir ada
Kendi başına bir bütün değildir.
Her insan ,kıtanın bir parçası,
Gövdenin bir bölümüdür.
Bir toprak parçasını alıp götürse deniz,
Küçülür Avrupa…
…………
Her insanın ölümüyle eksilirim ben,
Çünkü ben bir parçasıyım insanlığın;
Öyleyse asla sorma
“Çanlar kimin için çalıyor?” diye.
Çanlar senin için çalıyor.

İnsanların,kendilerini çevrelerinden soyutlayıp tek başlarına yaşamaları,çevrelerinde gelişen olaylara karşı duyarsız kalmaları düşünülemez.Sadece kendilerini düşünen,bencil,çevresine,toplumsal olaylara duyarsız insanların çoğunlukta olduğu toplumlar,manen yıkılmaya mahkumdur.Biz,şayet çevremizde yaşanan haksızlıklara, zulümlere aldırmayıp,”Bana dokunmayan yılan,bin yaşasın.” mantığıyla hareket ederek ,tepkisiz,umursamaz kişiler olursak,bir gün sıra bize de gelecektir.İşte o zaman,feryatlarımızı kimse duymayacak,yardımımıza kimse gelmeyecektir.

Ben bir siyasetbilimci değilim.Ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları,Suriye’deki gelişmelerin perde arkasında neler olduğu konularında yorum yapma ehliyet ve deneyimine de sahip değilim.Ancak ,ben her şeyden önce bir insanım,bir babayım. Suriye’de insanlık onuru ayaklar altına alınırken,genç-yaşlı,çocuk,kadın günde ortalama 100 kişi hunharca öldürülürken ben, bir insan olarak bunlara karşı nasıl duyarsız kalabilirim?
Kendini savunma imkanı olmayan zavallılara karşı bu saldırılar daha ne kadar sürecek? İnanıyorum ki,Suriye’de yaşananlar,insanlık tarihine bir kara leke olarak kaydedilecektir.
Dünyanın neresinde olursa olsun,ister Arap,ister Kürt,ister sünnî,ister Alevî,etnik kökeni,inancı ne olursa olsun tüm insanlar özgür biçimde,mutlu ve huzurlu yaşama hakkına sahip olmalıdır.İnsan yaşamını ve insan onurunu korumak,insanlığa karşı işlenen tüm suçlara karşı durmak,haksızlıkları,ölümleri engellemek uygar insanların en önemli görevi olmalıdır. Toplumsal dayanışma sayesinde pek çok sorun çözülebilir ve insanlar, daha huzurlu ve yaşanabilir bir dünyayı kendi elleriyle kurarlar.

Not: Bu yazımın biraz iç karartıcı ve çok duygu yüklü olduğunun farkındayım:ancak siz de takdir edersiniz ki yazdıklarım,buzdağının sadece görünen kısmı. Orada yaşanan acılar ve gerçek,bu yazdıklarımdan çok daha çarpıcı. Bu yüzden,bu konudaki hassasiyetimi lütfen mazur görünüz. Aziz BİRİNCİ